Edebiyatın olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır. | 2014'ün en çok tıklanan edebiyat bloğu
22 Mayıs 2015 Cuma
HERKESİN FEMİNİZMİNE KİMSE KARIŞAMAZ !
Günümüzde çok sık karşılaştığımız ve insana "artık yeter" dedirten durumlardan biri de bir feministin bir diğer feministe nasıl düzgün bir feminist olunacağı konusunda saçma düşünceler dayatması. Bu durumu açıklığa kavuşturmak gerekiyor. En basit haliyle feminizm, cinsiyet eşitliğini savunan bir tutumdur. Yalnızca bu kadar. Elbette bu tutumdan dolayı toplumumuzda cinsiyet eşitsizliğine yol açan bazı uygulama ve davranışları eleştireceğiz, normları yıkacağız ve eşitlik için savaşacağız.
Eğer kendinizi bir feminist olarak tanımlıyorsanız, tek yapmanız gereken erkek ve kadının eşit olduğuna inanmak ve sonrasında bu inancınızı günlük yaşamınızda pratiğe dökmek, yani gerçekleştirmek. Feminist olmak için koltuk altı kıllarınızı uzatmak veya saçınızı kısa kestirmek zorunda değilsiniz (fakat eğer bunları yapmayı seçiyorsanız, hiç kimse size karışamaz, sizin kendi özgürlüğünüzdür). İstediğiniz kişi olabilirsiniz; işte feminizmin savunduğu en can alıcı nokta da budur. Her kim olmayı seçiyorsanız seçin, bu toplumda size herkese davranıldığı gibi eşit bir şekilde davranılmalı.
Cinsiyet eşitliğinin bir parçası da, kadınların -tıpkı erkekler gibi- kendi seçimlerini yapma hakkına sahip olduğunu kabul etmektir. Örneğin, asla bir erkeğe "hem ailen var, hem de kariyer mi yapmaya çalışıyorsun? Sen adam değilsin!" denildiğini duymayız. Fakat kadınlar bu ve bunun gibi onlarca söyleme maruz kalır. Erkeklere daha çok "işten eve geldin, evi temizledin ve eşine yemek hazırladın ha? Sen adamın dibisin!" gibi şeyler söylenir. Oysa her erkeğin yapması gereken şey budur, tıpkı kadınların yaptığı gibi.
İsteyen herkes feminist olabilir ve sizin düzgün bir feminist olup olmadığınızı söylemek hiç kimsenin haddi değildir. Bir feminist güçlü veya zayıf olabilir, yüzeysel veya derin olabilir, eğlenceli veya depresif olabilir, tombul veya zayıf olabilir... Yani kısacası istediği şey olabilir ve bu durum onun feministliğine hiçbir şekilde gölge düşürmez.
Öyle ki, bir kişiye feminizmi 'doğru' bir şekilde uygulayıp uygulamadığı konusunda eleştiri getirirken aslında kendi feminist algımızı ona dayatıyoruz ve ona istediği kişi olma özgürlüğünü vermiyoruz demektir. Elbette birbirimize destek olmalı ve fikirlerimizi karşımızdakiyle paylaşmalıyız. Fakat hiç kimse bizim yaşam polisimiz değildir ve istediğimiz kişi olmak için yapmamız gereken şeyleri söyleyemez. Bunu göz önüne aldığımızda, aslında sadece 'feminizm' çağında yaşamıyoruz, aynı zaman 'düzgün feminist' ve 'çakma feminist' ayrımının yapıldığı bir çağda da yaşıyoruz.
Frida (Feminizm Kadın Hareketi Facebook Sayfası Yöneticisi)
14 Mayıs 2015 Perşembe
Necip Fazıl ve Dostoyevski Üzerinden Kumarın Edebiyata Etkileri - FATİH BALCIOĞLU
Kumar ya da günümüz Türkçesiyle ve hafifletilmiş anlamıyla şans oyunları, bir bağımlılık türü olarak psikolojideki yerini aldı. Ben bu dosyada kumarın insan psikolojisine etkisinden daha çok Türk ve dünya edebiyatına katkılarını anlatacağım. Kumar alışkanlığında serotonin, norepinefrin (adrenalin) ve dopamin gibi beyin kimyasallarındaki dengesizlikler etkili olur. Serotonin beyinde bulunan, ruh hali ve davranışın düzenlenmesinde kilit rol oynayan bir kimyasaldır. Strese yanıt olarak salgılanan bir hormon olan noreopinefrin, takıntılı kumar oyuncularının uyarılması ve risk alması ile bağlantılıdır. Beyin hücreleri dopamini, yiyecek ve cinsellik gibi zevk veren uyarıcıları aramayı öğrendiğiniz ödül sisteminin bir parçası olarak salar ve dopamin bağışıklığın gelişmesinde rol oynar.
Sıkça kullanılan bir terim olan adrenalin, aslı itibariyle strese karşı bir antitezdir. Bu durum dünyanın varoluşundan beri süregelen bir çizgidir. Milattan önce Yunanlar olimpiyatları bu algıyı yönetmek için bulmuşlardır. Günümüzde paraşütle atlama, bungee jamping gibi faaliyetler adrenalin dengesini sağlamaya ve yükseltmeye yöneliktir. Kumar ise adrenalini sürekli kılan ve her oyunda kendini yenileyerek kendini yeniden pazarlayan bir durumdur. Paraşütle atladığınızda aldığınız ilk heyecanı giderek kaybedersiniz, bu durum sizin için giderek klişe halini alır. Kumarda ise her oyun size başka sürprizler sunmaya elverişlidir. Bilinmeyene yönelik merak, kamçılayıcı bir unsurdur. Bu unsur sizi tahmin yürütmeye zorlar. Esas itibariyle yazarları bu duruma yiten iki etken vardır: bilinmeyene yönelik merak ve sahip olma güdüsü. Kuşkusuz, kumar oynayan Edgar Allan Poe'nun manevi babasıyla arasının açılması da sahip olma güdüsüyle daha zengin olmaya yönelik merakı ile ilişkilendirilebilir.
Mayıs 2013'te Ayfer Tunç katıldığı konferansta şöyle söyledi: ''Yazarlar kutsal insanlar değiller.Onları zaaflarıyla da değerlendirmeliyiz.'' Devamında ise Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kumar bağımlılığından bahsetti. Kumarda kaybettiği çoğu gün kuru bir fındıkla iştahını bastırıp uyuduğunu söyledi. Bu durum bize kumarın aç kalmayı göze alacak kadar tutkulu ve yapışkan halini gösteriyor. Edebiyatımızı doğrudan etkilemiş Necip Fazıl Kısakürek de bu durumdan muzdariptir. 4 Mart 1951'de yapılan kumarhane baskınında kumarhanedekilerden biri de Necip Fazıl Kısakürek'tir. Yaptığı savunmada yazacağı bir eserde kullanmak üzere, kumarhaneler hakkında bilgi toplamak için orada olduğunu söyler. Bu doğru değildir, Necip Fazıl'ın kumar alışkanlığı ilerleyen yıllarda da değişmeyecektir. Murat Bardakçı katıldığı canlı yayında, 72-73 yıllarında Necip Fazıl'ı kumar masasında gördüğünü ve masada 10 bin lira olduğunu belirtir. Kadir Mısıroğlu ''Necip Fazıl'a Dair'' adlı kitabında Necip Fazıl'ın kumar hayatına geniş yer verir. Kumar oynamak için Akbank'tan aldığı 30 bin lira borcu -o zamanlar 5 tonluk Austin kamyonun 5 bin lira olduğu söylenir ki, bu para da 6 tane kamyon parasına eşittir- ödeyemeyince dönemin Akbank umum müdürü Erol Dallı Necip Fazıl'a ilginç bir teklif sunar. Aynı zamanda Türkiye Jokey Klubü başkanı olan Erol Dallı Necip Fazıl'a borçları karşılığında atlar için bir kitap yazmasını teklif eder ve Necip Fazıl da bu teklifi kabul eder. Telifini Türkiye Jokey Klubü verir. ''At'a Senfoni'' kitabı bu şekilde ortaya çıkar. Belki de Necip Fazıl atlar için özel bir çalışma yapıp kitap çıkarmayacaktı, ama şüphesiz atları ve at yarışlarını çok seviyordu. At'a Senfoni kitabında yer alan ''Ata binilmez,yükselinir.'' ifadesi edebiyatımızdaki en ilginç ifadelerden birisidir. Yine aynı kitabının ''Müşterek Bahis'' bölümünde bahis hakkındaki düşüncelerini şöyle paylaşır: ''Bu iş (müşterek bahis), mücerret prensip olarak, atın melek mânasına insanların musallat ettiği şeytandır; ve tıpkı insandan nefsin ayrılmasına imkân bulunmadığı gibi, onu, hipodromların üstüne kanat germekten alıkoymak kabil değildir. Atı, insan koşturacak ve insan seyredecek oldukça, her yerde ve her işte göründüğü gibi, mutlaka nefsaniyet tecelli edecek; o da biricik ifade ve tercümesini parayla iddialaşmak şeklinde gösterecektir. Birkaç asırdan beri münakaşa mevzuu olan bu mesele üzerinde bütün cihan, müşterek bahis kalkacak olursa yarış yerine tek ferdin gelmeyeceği; dolayısıyla bu işi besleyici iktisadî pazarın yıkılacağı ve ikramiye kaynağının kuruyacağı teşhisinde müttefiktir. Yarış olmayınca ıstıfa, ıstıfa olmayınca at olmaz.'' Necip Fazıl bahsin yarışlardan koparılamayacağı, aksi takdir iktisadî pazarın yıkılacağı düşüncesinde yanılmıştır. Günümüzde Dubai hem müşterek bahisi yasaklamasıyla hem de atlara verdiği yüksek kıymet ve değerle bunu ispatlamıştır. Müşterek bahsi kaldırmanın imkansız olduğu görüşünde olan Necip Fazıl kitabın bir bölümünde değişik bir teklif sunar: ''Atı ıslah ve ıstıfa dâvasının biricik tılsım dairesi olan yarış yerinden müşterek bahsi kaldırmak yerine, onun şerrini azaltmaktan başka çaremiz kalır mı?''
Necip Fazıl'ın Bab-ı Âli kitabında kumar,kadın ve kokain olarak kodlanan ''Beyza Hanım'' kollarını açan ve ''gel'' diyen bir bağımlılıktır. Necip Fazıl Çile'nin önsözünde şunları yazar: ''Şiirlerim (eserlerim) yemişin içini, şiir hakkında düşündüklerim de kabuğunu gösteriyor.'' Kendi deyimiyle yemişin içini, diğer eserlerinde de görmek mümkün. Nam-ı Diğer Parmaksız Salih adlı piyesinde eski kumarbaz bir babayla kumarbaz çocuğunu bir arada görürüz. Bu eserde psikologların ortak kanısı olan ''eğer anne babanızda kumar sorunu varsa, sizde de olması ihtimali daha da yüksektir'' düşüncesini destekler niteliktedir. Şüphesiz, Necip Fazıl bunu çok iyi biliyordu. Onu böylesine başarılı kılan da, yaşanmış bu duyguları birebir okuyucuya yansıtabilmesiydi.
Dünya edebiyatında ise kumarla özdeşleşen tek bir kişi vardır: Dostoyevski. Stefan Zweig, Üç Büyük Usta adlı eserinde Dostoyevski'nin bu bağımlılığı için şunları söyler: ''Kumar onu, Sixtine Madonnası'ndan, Michelangelo'nun heykellerinden, bütün dünyanın sanat ve uygarlığından daha fazla etkilemiş, büyülemişti. Çünkü kumarda bir gerginlik ve karar verme söz konusuydu: Kırmızı mı siyah mı, tek mi çift mi, mutluluk mu yoksa tam bir yıkılış mı? Kazanacak mı yoksa kaybedecek mi? Bütün bunlar rulet çarkının döndüğü o kısacık süre içerisine sıkışmıştı: Bir acı veya sevinç şimşeği içindeki o şiddetli gerginlik Dostoyevski'nin karakterine uygun gelmekteydi.'' Stefan Zweig'in Dostoyevski'nin kumar oynarken barındırdığı psikolojiye dair tespitleri dikkate değerdir: ''Dostoyevski, kumar oynarken kaderine meydan okumaktadır. Kumar masasına koyduğu şey aslında para değildir, sahip olduğu son metelik değildir; o, bütün varlığını koymaktadır ortaya; kazandığı şey de para değil, sinirlerinin alabildiğine sarhoş olması, korkunç bir sıkıntı, evrenin şeytani anlamıdır.'' Dostoyevski kardeşi Mihail ile birlikte iki dergi çıkardı. Özellikle ikinci çıkardığı ''Epoha'' adlı derginin tüm kazançlarını kumara yatırmıştır. Çünkü dergi çıkmadan 1 yıl önce yaptığı yurtdışı gezisi kumar hayatının zirvesiydi ve Dostoyevski hala etkisindeydi. Almanya'nın Wiesbaden şehrinde yaşadığı kumar eğlencelerinin bir bölümünü üstü kapalı bir şekilde Kumarbaz kitabında anlatmıştır. Kumarbaz kitabında çizdiği ''Büyükanne'' tipi, bizzat kendisidir. Kitabın bir bölümünde şöyle der: ''Büyükanne büyük bir sabırsızlık içindeydi. Sinirleri gergin bir durumdaydı. Açıkça görülüyordu ki kafası hep rulet oyunu ile doluydu. Başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor, dalgın duruyordu.'' Dostoyevski gergin ve sinirli hallerini dengelemek için adrenaline sıkça başvururdu. Bu adrenalini dindirmeyi de kumar aracılığıyla yapardı. Kumar ne isterdi? Hiçbir zaman doymamak, heyecanlı olmak, kendini kontrol edememek. Bunların hepsi Dostoyevski'de fazlasıyla vardı. Suç ve Ceza'da Raskolnikov ve Svidrigailov, Karamazov Kardeşler'de İvan, Rakitin ve Smerdyakov, Ecinniler'de Şatov bunun en büyük göstergesidir.
Dostoyevski'nin Epoha'nın kazancını gözünü kırpmadan kumara yatırdığını söylemiştim. Aynı şey Necip Fazıl için de geçerlidir. Süleyman Hilmi Tunahan'ın Kemal Kacar aracılığıyla Kadıköy'deki villasını sattırıp Necip Fazıl'a dergi işlerinde kullanması için tahsis ettiği matbaayı Necip Fazıl kumarda kaybetmiştir. Hem Dostoyevski hem de Necip Fazıl adrenaline düşkün insanlardı. Bu adrenalin her ikisini de gerektirdiği zaman cesaretli davranmaya sürükledi. Necip Fazıl'ı Türkiye'de düşünülmesi bile mevzubahis edilemeyen konuları söylemeye yiten bu cesareti değil midir? Dostoyevski'nin mekanı elinin tersiyle yiten insanların ilgisini insanın kendisine, iç dünyanın çıplaklığına sürükleyen tavrında bu cesaretin payı yok mudur? İki yazarı da bu denli başarılı kılan en önemli etkenlerden biri de içgüdüleridir. Bu içgüdüler kimi insanı bataklığa sürüklerken, kimilerini de -Necip Fazıl, Dostoyevski gibi- zirveye taşımaktadır. Goethe'nin ''Bir yerde, bir noktada duramaman: seni büyük yapan da bu değil mi?'' sözü sanki Necip Fazıl ve Dostoyevski gibi içgüdülerinin esiri olmayan, aksine içgüdülerini kendine esir eden kişiler için söylenmiştir.
Fatih Balcıoğlu
Granada Edebiyat Dergisi'nin Nisan-Haziran 2015 sayısından alıntıdır...
Sıkça kullanılan bir terim olan adrenalin, aslı itibariyle strese karşı bir antitezdir. Bu durum dünyanın varoluşundan beri süregelen bir çizgidir. Milattan önce Yunanlar olimpiyatları bu algıyı yönetmek için bulmuşlardır. Günümüzde paraşütle atlama, bungee jamping gibi faaliyetler adrenalin dengesini sağlamaya ve yükseltmeye yöneliktir. Kumar ise adrenalini sürekli kılan ve her oyunda kendini yenileyerek kendini yeniden pazarlayan bir durumdur. Paraşütle atladığınızda aldığınız ilk heyecanı giderek kaybedersiniz, bu durum sizin için giderek klişe halini alır. Kumarda ise her oyun size başka sürprizler sunmaya elverişlidir. Bilinmeyene yönelik merak, kamçılayıcı bir unsurdur. Bu unsur sizi tahmin yürütmeye zorlar. Esas itibariyle yazarları bu duruma yiten iki etken vardır: bilinmeyene yönelik merak ve sahip olma güdüsü. Kuşkusuz, kumar oynayan Edgar Allan Poe'nun manevi babasıyla arasının açılması da sahip olma güdüsüyle daha zengin olmaya yönelik merakı ile ilişkilendirilebilir.
Mayıs 2013'te Ayfer Tunç katıldığı konferansta şöyle söyledi: ''Yazarlar kutsal insanlar değiller.Onları zaaflarıyla da değerlendirmeliyiz.'' Devamında ise Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kumar bağımlılığından bahsetti. Kumarda kaybettiği çoğu gün kuru bir fındıkla iştahını bastırıp uyuduğunu söyledi. Bu durum bize kumarın aç kalmayı göze alacak kadar tutkulu ve yapışkan halini gösteriyor. Edebiyatımızı doğrudan etkilemiş Necip Fazıl Kısakürek de bu durumdan muzdariptir. 4 Mart 1951'de yapılan kumarhane baskınında kumarhanedekilerden biri de Necip Fazıl Kısakürek'tir. Yaptığı savunmada yazacağı bir eserde kullanmak üzere, kumarhaneler hakkında bilgi toplamak için orada olduğunu söyler. Bu doğru değildir, Necip Fazıl'ın kumar alışkanlığı ilerleyen yıllarda da değişmeyecektir. Murat Bardakçı katıldığı canlı yayında, 72-73 yıllarında Necip Fazıl'ı kumar masasında gördüğünü ve masada 10 bin lira olduğunu belirtir. Kadir Mısıroğlu ''Necip Fazıl'a Dair'' adlı kitabında Necip Fazıl'ın kumar hayatına geniş yer verir. Kumar oynamak için Akbank'tan aldığı 30 bin lira borcu -o zamanlar 5 tonluk Austin kamyonun 5 bin lira olduğu söylenir ki, bu para da 6 tane kamyon parasına eşittir- ödeyemeyince dönemin Akbank umum müdürü Erol Dallı Necip Fazıl'a ilginç bir teklif sunar. Aynı zamanda Türkiye Jokey Klubü başkanı olan Erol Dallı Necip Fazıl'a borçları karşılığında atlar için bir kitap yazmasını teklif eder ve Necip Fazıl da bu teklifi kabul eder. Telifini Türkiye Jokey Klubü verir. ''At'a Senfoni'' kitabı bu şekilde ortaya çıkar. Belki de Necip Fazıl atlar için özel bir çalışma yapıp kitap çıkarmayacaktı, ama şüphesiz atları ve at yarışlarını çok seviyordu. At'a Senfoni kitabında yer alan ''Ata binilmez,yükselinir.'' ifadesi edebiyatımızdaki en ilginç ifadelerden birisidir. Yine aynı kitabının ''Müşterek Bahis'' bölümünde bahis hakkındaki düşüncelerini şöyle paylaşır: ''Bu iş (müşterek bahis), mücerret prensip olarak, atın melek mânasına insanların musallat ettiği şeytandır; ve tıpkı insandan nefsin ayrılmasına imkân bulunmadığı gibi, onu, hipodromların üstüne kanat germekten alıkoymak kabil değildir. Atı, insan koşturacak ve insan seyredecek oldukça, her yerde ve her işte göründüğü gibi, mutlaka nefsaniyet tecelli edecek; o da biricik ifade ve tercümesini parayla iddialaşmak şeklinde gösterecektir. Birkaç asırdan beri münakaşa mevzuu olan bu mesele üzerinde bütün cihan, müşterek bahis kalkacak olursa yarış yerine tek ferdin gelmeyeceği; dolayısıyla bu işi besleyici iktisadî pazarın yıkılacağı ve ikramiye kaynağının kuruyacağı teşhisinde müttefiktir. Yarış olmayınca ıstıfa, ıstıfa olmayınca at olmaz.'' Necip Fazıl bahsin yarışlardan koparılamayacağı, aksi takdir iktisadî pazarın yıkılacağı düşüncesinde yanılmıştır. Günümüzde Dubai hem müşterek bahisi yasaklamasıyla hem de atlara verdiği yüksek kıymet ve değerle bunu ispatlamıştır. Müşterek bahsi kaldırmanın imkansız olduğu görüşünde olan Necip Fazıl kitabın bir bölümünde değişik bir teklif sunar: ''Atı ıslah ve ıstıfa dâvasının biricik tılsım dairesi olan yarış yerinden müşterek bahsi kaldırmak yerine, onun şerrini azaltmaktan başka çaremiz kalır mı?''
Necip Fazıl'ın Bab-ı Âli kitabında kumar,kadın ve kokain olarak kodlanan ''Beyza Hanım'' kollarını açan ve ''gel'' diyen bir bağımlılıktır. Necip Fazıl Çile'nin önsözünde şunları yazar: ''Şiirlerim (eserlerim) yemişin içini, şiir hakkında düşündüklerim de kabuğunu gösteriyor.'' Kendi deyimiyle yemişin içini, diğer eserlerinde de görmek mümkün. Nam-ı Diğer Parmaksız Salih adlı piyesinde eski kumarbaz bir babayla kumarbaz çocuğunu bir arada görürüz. Bu eserde psikologların ortak kanısı olan ''eğer anne babanızda kumar sorunu varsa, sizde de olması ihtimali daha da yüksektir'' düşüncesini destekler niteliktedir. Şüphesiz, Necip Fazıl bunu çok iyi biliyordu. Onu böylesine başarılı kılan da, yaşanmış bu duyguları birebir okuyucuya yansıtabilmesiydi.
Dünya edebiyatında ise kumarla özdeşleşen tek bir kişi vardır: Dostoyevski. Stefan Zweig, Üç Büyük Usta adlı eserinde Dostoyevski'nin bu bağımlılığı için şunları söyler: ''Kumar onu, Sixtine Madonnası'ndan, Michelangelo'nun heykellerinden, bütün dünyanın sanat ve uygarlığından daha fazla etkilemiş, büyülemişti. Çünkü kumarda bir gerginlik ve karar verme söz konusuydu: Kırmızı mı siyah mı, tek mi çift mi, mutluluk mu yoksa tam bir yıkılış mı? Kazanacak mı yoksa kaybedecek mi? Bütün bunlar rulet çarkının döndüğü o kısacık süre içerisine sıkışmıştı: Bir acı veya sevinç şimşeği içindeki o şiddetli gerginlik Dostoyevski'nin karakterine uygun gelmekteydi.'' Stefan Zweig'in Dostoyevski'nin kumar oynarken barındırdığı psikolojiye dair tespitleri dikkate değerdir: ''Dostoyevski, kumar oynarken kaderine meydan okumaktadır. Kumar masasına koyduğu şey aslında para değildir, sahip olduğu son metelik değildir; o, bütün varlığını koymaktadır ortaya; kazandığı şey de para değil, sinirlerinin alabildiğine sarhoş olması, korkunç bir sıkıntı, evrenin şeytani anlamıdır.'' Dostoyevski kardeşi Mihail ile birlikte iki dergi çıkardı. Özellikle ikinci çıkardığı ''Epoha'' adlı derginin tüm kazançlarını kumara yatırmıştır. Çünkü dergi çıkmadan 1 yıl önce yaptığı yurtdışı gezisi kumar hayatının zirvesiydi ve Dostoyevski hala etkisindeydi. Almanya'nın Wiesbaden şehrinde yaşadığı kumar eğlencelerinin bir bölümünü üstü kapalı bir şekilde Kumarbaz kitabında anlatmıştır. Kumarbaz kitabında çizdiği ''Büyükanne'' tipi, bizzat kendisidir. Kitabın bir bölümünde şöyle der: ''Büyükanne büyük bir sabırsızlık içindeydi. Sinirleri gergin bir durumdaydı. Açıkça görülüyordu ki kafası hep rulet oyunu ile doluydu. Başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor, dalgın duruyordu.'' Dostoyevski gergin ve sinirli hallerini dengelemek için adrenaline sıkça başvururdu. Bu adrenalini dindirmeyi de kumar aracılığıyla yapardı. Kumar ne isterdi? Hiçbir zaman doymamak, heyecanlı olmak, kendini kontrol edememek. Bunların hepsi Dostoyevski'de fazlasıyla vardı. Suç ve Ceza'da Raskolnikov ve Svidrigailov, Karamazov Kardeşler'de İvan, Rakitin ve Smerdyakov, Ecinniler'de Şatov bunun en büyük göstergesidir.
Dostoyevski'nin Epoha'nın kazancını gözünü kırpmadan kumara yatırdığını söylemiştim. Aynı şey Necip Fazıl için de geçerlidir. Süleyman Hilmi Tunahan'ın Kemal Kacar aracılığıyla Kadıköy'deki villasını sattırıp Necip Fazıl'a dergi işlerinde kullanması için tahsis ettiği matbaayı Necip Fazıl kumarda kaybetmiştir. Hem Dostoyevski hem de Necip Fazıl adrenaline düşkün insanlardı. Bu adrenalin her ikisini de gerektirdiği zaman cesaretli davranmaya sürükledi. Necip Fazıl'ı Türkiye'de düşünülmesi bile mevzubahis edilemeyen konuları söylemeye yiten bu cesareti değil midir? Dostoyevski'nin mekanı elinin tersiyle yiten insanların ilgisini insanın kendisine, iç dünyanın çıplaklığına sürükleyen tavrında bu cesaretin payı yok mudur? İki yazarı da bu denli başarılı kılan en önemli etkenlerden biri de içgüdüleridir. Bu içgüdüler kimi insanı bataklığa sürüklerken, kimilerini de -Necip Fazıl, Dostoyevski gibi- zirveye taşımaktadır. Goethe'nin ''Bir yerde, bir noktada duramaman: seni büyük yapan da bu değil mi?'' sözü sanki Necip Fazıl ve Dostoyevski gibi içgüdülerinin esiri olmayan, aksine içgüdülerini kendine esir eden kişiler için söylenmiştir.
Fatih Balcıoğlu
Granada Edebiyat Dergisi'nin Nisan-Haziran 2015 sayısından alıntıdır...
BAKİRE - RASİM DEMİRTAŞ
yüzün bütün bütün eskidi
yaşanmamış isteklerin birikimi yüreğin
şiirler kıyametin için devrildi
bir damla su için sonsuz çöl yüreğin
seni bir çıkmama denizine batırdılar
yalnızlığın adımsız duyguların sınırsız
kavuşmalar varlığına kutsal
yokluğuna dağa kaldırılmış
Rasim DEMİRTAŞ
9 Mayıs 2015 Cumartesi
BEYOĞLU’NUN EN İYİ SAHAFLARI
Sıra sıra dizili kitaplar, eski tarihli dergiler ve gazeteler, çizgi romanlar, plaklar, film afişleri, haritalar, sararmış fotoğraflar ve geçmişe dair aklınıza gelebilecek daha pek çok şey!
Kitap kurtlarının ilk adresi olan sahaflarda yapacağınız bir gezinti bile sizi başka dünyalara sürükleyecek.
Türkiye’de en iyi sahafların birçoğu ise İstanbul’da yer alıyor. Daha çok Beyoğlu ve Kadıköy tarafında konumlanmış sahafların Beyoğlu bölgesinde yer alanlarını sizin için listeledik!
İşte Beyoğlu’nun en iyi sahafları…
1- TURKUAZ SAHAF & ANTIQUARIAT
Emin Nedret İşli ve Püzant Akbaş’ın ortak olarak 2001 Nisan’ında faaliyete geçirdikleri Sahaf Turkuaz, Beyoğlu’nda, kitapseverlerin, koleksiyoncuların ver akademisyenlerin uğrak yeri, bir buluşma noktası olmuş adeta.
Turkuaz Sahaf, aynı zamanda eski kitap ve belgeler konusunda güçlü bir danışmanlık hizmeti de vermekte.
Adres: Gazeteci Erol Dernek Sokak, Erman Han, No:5, Kat:3, Daire7, Beyoğlu – İSTANBUL
Telefon: +90 (212) 245 45 88
Website
2- BARIŞ KİTABEVİ
1966 yılından beri Beyazıt Sahaflar Çarşısı’nda sahaflık yapan Halil Bingöl, 1994’te Beyoğlu Aslıhan Pasajı’na taşınınca dükkânı oğlu Barış Bingöl’e devretmiş fakat kendisi de halen işin başında.
Barış Kitabevi’nin Kadıköy Kafkas Pasajı’nda bir şubesi de var. Bu sahafta Osmanlıca, Yunanca, Ermenice, İbranice, Karamanlıca, Türkçe anı-hatırat, tarih, araştırma kitaplarının dışında eski evrak, belge, kimlik ve fotoğraf gibi pek çok ürün alınıp satılıyor.
Adres:Asmalı Mescit Mh., Han Gç Çk No:10, 34430 Beyoğlu, İSTANBUL
Telefon:+90 (212) 243 08 46
3- DENİZLER KİTABEVİ
1993 yılında Beyoğlu’nda kurulan Denizler Kitabevi, hem kitap yayıncılığı hem de sahaflık yaparak farklılık yaratıyor. Çok nadir bulunan kitaplara, eski haritalara ve pek çok kıymetli antik esere denk gelebileceğiniz ve oldukça geniş bir koleksiyona sahip olan Denizler Kitabevi büyük bir kültürel mirasa sahip.
Arşivciler içeride kendilerini kaybedebilirler, dikkat!
Adres:İstiklal Caddesi. NO:199/A Beyoğlu, İSTANBUL
Telefon:+90 (212) 249 88 93
Website
4- BİTAP SAHAF
1997 yılından beri beri sahaflık yapan Şeref Özsoy, 2005’ten beri Büyükparmakkapı Sokak’taki dükkanında oldukça geniş arşivi ile kitapseverlere hizmet veriyor…
Bitap Sahaf’a özellikle polisiye ve bilimkurgu meraklılarının gitmesi önerilir!
Adres:Hasnun Galip Sokak, No:1/D, Beyoğlu – İSTANBUL
Telefon:+90 (212) 293 71 98
Website
5- TEZGAH KİTABEVİ
Burası tam bir mabet! Kimsenin sizi bulmasını istemediğinizde, kitapların arasına gömülmek istediğinizde Tezgah Kitabevi’ne giderek kafa dinleyebilirsiniz. Ayrıca burada ne ararsanız var! Kitaplar, DVDler, yiyecek, içecek (alkollü & alkolsüz)…
Adres:Tomtom Mh., 34433 Beyoğlu/İSTANBUL
Telefon: +90 (212) 244 03 53
Website
6- GEZEGEN SAHAF
1996′da Sedat Yardımcı ve Kerime Yardımcı kardeşlerin Beyazıt’ta başladıkları kitapçılık hayatı, sonraları sahaflık, yayıncılık, dergicilik ve kitapla alakalı diğer meslekler ile de ilgilenmeye başlamaları üzerine 2007’den itibaren Gezegen Sahaf adıyla işletilmekte.
Türkçe kitapların yanı sıra Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Almanca ve diğer dillerde yer alan kitapların da yer aldığı sahaf; ilk baskı, imzalı ve baskısı bitmiş sahafiye kitaplar, resim, sanat,mimari, araştırma, tarih kitapları ve efemeraları ile araştırmacılara ve koleksiyonerlere hizmet etmekte.
Ayrıca Gezegen Sahaf’ta her Cumartesi-Pazar, saat 14.00′de çoğu 1 TL’den başlayan açık arttırma ile kitap muhabbetinin yapıldığı Kitap ve Efemera Mezatları düzenlemekte.
Adres:Aslıhan Sahaflar Çarşısı, Galatasaray, Beyoğlu / İSTANBUL
Telefon:+90 (212) 293 94 87
Website
7- SAHAF NAZIM HİKMET
Sahaf Nazım Hikmet’in sahibinin adı da Nazım Hikmet. Ufacık bir mekana özenle seçmiş olduğu kitapları ve çeşitli eski ürünleri sığdıran, bir de üzerine cam kenarında oturup keyif yapabileceğiniz bir köşe ekleyen Nazım Hikmet’in sahafından elinizin boş çıkması çok zor. Özellikle tiyatro ve felsefe kitaplarında iddialı olan bu şirin sahafta ortalama kitapların fiyatları 8-10 lira. Her yerde olduğu gibi çok nadir bulunan eserler için ise daha fazlasını gözden çıkarmanız gerekiyor.
Adres: Katip Mustafa Çelebi Mah. Hocazade Sk. No:24 (Alman Hastanesi Karşı Sokağı) Taksim/Beyoğlu, İSTANBUL
Telefon:+90 (212) 243 10 01
Website
8- CİHANNÜMMA SAHAF
Cihangir Demiroğlu, 1970’lerde Adana’da çizgi roman satarak başladığı mesleğine 1990’larda Kadıköy’deki Akmar Pasajının etrafında sergi açarak devam ediyor. 1994 yılından bu yana ise Taksim Büyükparmakkapı’daki ufak ve şirin dükkânında eşi ile birlikte işinin başında.
Hem Osmanlıca hem de yabancı dillerden (İngilizce-Almanca-Fransızca) sahafiye kitapları, eski fotoğraflar, kartpostallar, yazma eserler, taş plaklar burada bulabileceğiniz şeyler.
Adres:İstiklal Cad. Büyükparmakkapı Hasnulgalip Sok. No: 1 Daire: B İstiklal (Hacıhüsrev) Mh. Beyoğlu, İSTANBUL
Telefon:+90 (212) 293 9607
9- LAMELİF SAHAF
1999 yılından beri sahaflık yapan Oktay Çetinkaya, 2003 yılından bu yana Beyoğlu Büyükparmakkapı Sokak’ta hizmet veriyor. Oktay Bey’in sahaflığa başlama hikâyesi ise oldukça farklı. Çöplerden kâğıt topladığı sıralarda bulduğu kitapları okuyarak sahaflığa başlamış.
Lamelif Sahaf’ın geniş koleksiyonunda eskiye dair kartpostallar, sandık dolusu eski fotoğraflar, afişler, Osmanlıca el yazmaları, Fransızca, İngilizce, Almanca, Ermenice kitaplar yer alıyor. Şu anda Lamelif Sahaf’ta bulunan belge ve kitap sayısı ise 50 binlerdeymiş!
Adres:Katip Mustafa Çelebi Mah. Çukurlu Çeşme Sok. No:2, Beyoğlu, İSTANBUL
Telefon:+90 (0535) 221 47 35
10- NARTEKS SAHAF
Narteks içinde ateş taşınabilecek kadar dayanıklı bir bitkinin adı. Özellikle ilk çağlarda kor ateş taşımak için oldukça çok kullanılmış bu bitki.
Narteks Sahaf’ın sahibi emekli öğretmen Sıtkı Altuner bu bitkiyi hem kitaba hem de insana benzettiği için bu ismi kullanmış.
Aslıhan Pasajı’nın içinde bulunan Narteks Sahaf, belki diğer sahaflara göre pahalı olarak anılıyor, fakat aranan kitapların çoğu da burada rahatlıkla bulunabiliyor!
Kitap almasanız bile Sıtkı Bey’in çayını içebilir, içeride bambaşka dünyalara yolculuğa çıkabilirsiniz!
Adres:Meşrutiyet C. N:10 Aslıhan Pasajı, D:46 Asmalı Mescit Mah. Galata, Beyoğlu, İSTANBUL
Telefon:+90 (212) 245 48 54
6 Mayıs 2015 Çarşamba
28 Nisan 2015 Salı
KADIN KADINDIR ÇİÇEK BABANDIR
Bazen hiç farkında olmadan birbirimizi aşağılıyor, yargılıyor ve küçümsüyoruz. Acı olan bunu yaparken yüzümüz dahi kızarmıyor çünkü farkında değiliz hatamızın.geleneklerimiz, göreneklerimiz, adetlerimiz ve çoğu zaman kullanılagelmiş 'konuşma dili'miz yüzünden insanları ötekileştiriyoruz. Örneğin Kadın Hakları. Ne demek kadın hakları? İnsan hakları yeterli değil mi kadınlara adalet sağlanabilmesi için? Yoksa İnsan Hakları genel bir kavram da Kadın, Erkek ve Çocuk olarak kendi içinde mi ayrılıyor? Peki ya trans bireyler? Onların hakkını neyle savunuyoruz? Gördüğünüz gibi çoğu zaman farkında olmadan ötekileştiriyoruz birbirimizi... Bir duvarı örmek için nasıl ki kum tanelerine ihtiyaç duyuyorsak kadınları da ötekileştirmemek için böyle küçük kum tanesi sözcüklere ihtiyacımız var. Çoğumuzun kanayan yarasıdır kadına karşı kullanılan kelimeler. kadın güzelse "taş" derler, sivri dilliyse "yılan". Çok fazla erkekle birlikte olmuşsa "motor" derler kimseye yüz vermiyorsa "kezban". Yaşlıysa ama güzelliğini kaybetmemişse "şarap" derler, kahkaha atıyorsa "yollu". Kibarlik için(!) "bayan" derler, hakaret için "karı". Ama bir türlü kadın demezler, diyemezler. Peki nedir bunun sebebi? Neden bayan? Hadi gelin 3 madde halinde mercek altına alalım bu konuyu.
Madde 1- 'Bayan' kelimesinin etimolojisi Etimolojik olarak baktığımızda bayan kelimesinin 'bay' kelimesinden türetildiğini görürüz. Bay; zengin kişi, mal sahibi anlamlarına gelir. Bayan kelimesi ise bay'a gelen, 'yok etmek, tüketmek' anlamları katan yapım eki olan -an ekiyle türetilmiştir ki Türkçenin hiçbir döneminde dişil yapım eki olarak -an ekine rastlanmaz. Yani 'bayan' kelimesi aldığı ekin de etkisiyle kadını aşağılamaktan öteye gidemez.
Madde 2- Avrupa ve Osmanlı'da tarihçesi Özellikle Ortaçağ Avrupasında, kadının bir tavuktan daha az değerli olduğu yıllarda, kadını aşağılamak için çeşitli tabirler kulanıldı. Bunların bazıları zamanla unutuldu bazıları ise günümüze kadar ulaştı. En çok bilinenleri ise "missis, Florance ve Matmazel" kelimeleriydi. İkinci dönem Feminizm Hareketiyle Avrupa'da bu kavramların kullanımına karşı çıkıldı, hatta bu karşı çıkış öyle bir boyuta ulaştı ki "Florance" kelimesi kadını temsil etmekten çıkarılıp sadece bir meslek grubuna ithaf edildi Osmanlı'daysa bu durum özentilikten kaynaklı kanayan bir yaraya dönüştü. Avrupa'ya açılan Jön Türkler sayesinde(!) dile yerleşen bu sözcük "kadın" kelimesinin yerini almaya başladı. Oysa Türk dilinde 'dişil'i betimleyecek ne kadar güzel ve anlamlı kelimeler vardı; Hanım gibi. Hatun gibi. Katun gibi... Onun yerine saçma sapan, hiçbir anlamı olmayan, kadını küçümsemekten öteye gidemeyen "bayan" kelimesinin kullanımındaki bu ısrar niye? Bu toplum kadınına hakaret değil de nedir?
Madde 3- NEZAKET(!)
Pardon ama neyin nezaketi? Şöyle düşünelim; bir kelimeyi kibarlaştırmak adına başka bir kelime kullanıyorsak bu o kelimenin kaba olduğu anlamına gelir, değil mi? Peki, biz kibar olmak adına "kadın" yerine "bayan" kelimesini kullanıyorsak bu "kadın" kelimesinin kaba, argo, nezaketsiz bir ifade olduğu anlamına gelmez mi? "Eril"i ifade eden "erkek" kelimesi kaba değilken "dişil"i betimleyen "kadın" neden kabalık olsun ki? Birini "Bayan değil, kadın." diye uyardığımda "Ben nezaketen bayan diyorum." cevabını alıyorum. O zaman şunu soruyorum; "Ben size erkek dediğimde bunu hakaret olarak mı algılıyorsunuz?" Hayır. Öyleyse "kadın" gibi güçlü bir ifade neden anlamsız bir "bayan"la örtülmeye/ ezilmeye çalışılıyor? Bizim karşı çıktığımız nokta erkek kelimesinin dişili olarak bayanın kullanılması. Örneğin "Bayanlar, baylar!" denmesinde bir sakınca görmüyorken "Erkek tuvaleti- Bayan tuvaleti" kullanımı bize yanlış geliyor. Yolda hiç tanımadığınız bir kadına "Afedersiniz kadın!" diye seslenemeyiz tabi ki tıpkı bir erkeğe "Affedersiniz erkek!" diye seslenemeyeceğimiz gibi. Ama "Erkek Basketbol Ligi" diyebiliyorken "Kadın Basketbol Ligi" diyemiyor da "Bayan Basketbol Ligi" demeyi tercih ediyorsanız biz buna bir "DUR!" deriz. Erkek kelimesinin dişil karşılığı KADIN'dır BAYAN değil. Ve KADIN kişilikli bir kelimedir, Bayan gibi uydurma değil.
Bu yazıyı bizler için yazan facebooktaki Feminizm Kadın Hareketi sayfası yöneticisi Marla ve arkadaşlarına teşekkür ederiz. Facebook sayfası için buradan: https://www.facebook.com/pages/Feminizm-Kad%C4%B1n-Hareketi/231513033713297
EDEBİYAT VE DELİLİK SEMPOZYUMU

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Disiplinlerarası Kültür Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün birlikte düzenlediği ‘Edebiyat ve Delilik’ başlıklı sempozyum 14-15 Mayıs 2015 tarihlerinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı Kampüsü, Sedad Hakkı Eldem Oditoryumunda gerçekleşecek. Türkçe edebiyatın farklı dönemleri üzerine çalışan akademisyenleri buluşturacak sempozyumda eski edebiyattaki delilik temasından Deliduman’a uzanan çeşitlilikte bildiriler sunulacak. Deliliğin edebiyatta temsil ettikleri ve delilik vasıtasıyla temsil edilenler; edebiyatın deliren veya delilerle haşır neşir kahramanları; bu kahramanlar vasıtasıyla yazarların dile getirdikleri ve benzeri soruların tartışılacağı sempozyumda ayrıca yazarlar da söz alacak. Ali Akay, Aslı Erkan,Aynur Koçak, Banu Öztürk, Behice Boran, Didem Aksüt Dönmez, Didem Ardalı Büyükarman, Doğan Hızlan, Esat Harmancı, Fatih Artvinli, Ferat Emen, Hasan Turgut, Hilâl Aydın, Hilmi Tezgör, İbrahim Yıldırım, Jale Parla, Kayhan Ülker, Murat Gülsoy, Ozan Toraman, Ömer Türkeş, Pelin Aslan, Pınar Padar, Rüya Kılıç, Seval Şahin, Şebnem İşigüzel, Zeynep Uysal’ın katılacağı sempozyum ücretsiz ve herkese açıktır.
İletişim ve sorularınız için yeniedebiyatsempozyum@gmail.com adresine eposta gönderebilirsiniz.
25 Nisan 2015 Cumartesi
Hayvanlara Tecavüz ve Hayvan Genelevi
Çok küçüksün, savunmasızsın, korkuyorsun, dehşet bir acı içindesin, sana işkence eden kişi tarafından elin kolun bağlanmış, ağzın tıkanmış, kaçamıyorsun. Bilincini yitirene dek dövülmüş, tekmelenmişsin, ardından sana işkence eden adamın bir başka adama seni koysun diye para ödediği bir odaya sürükleniyorsun, öylesine korkunç bir fiziksel ve mental acı yaşıyorsun ki hayatta kalmamak için dua ediyorsun.
Bilincini kaybetmemişken adam bilerek iç organlarını parçalayacak, leğen kemiklerin kırılacak, derinin her yeri gerçekten parça parça olacak. Bacakların kırılma noktasına dek zorlanacak, kasların ve bağ dokuların paramparça olacak, kemiklerinden koparak ayrılacak; sana saldıran adam vücut parçalarının kopması için vücudunu zorlayacak. Bu kadar minik, masum birisi için öylesine büyük bir acı, öylesine büyük bir korku ki…
Bütün bunlar olurken birisi sana yardım eder diye, kim olursa olsun, yeter ki bitsin diye çığlık atıyorsun. Mücadele etmeye çalışıyorsun ama yapamıyorsun; bağlanmışın, ağzın tıkanmış, kendini hiçbir biçimde savunamıyorsun.
Ölümün sana karşı nazik olmasını, ve seni artık seni hiç kimsenin incitemeyeceği bir yere götüreceğini ümit ederek dua ediyorsun; çünkü olur da hayatta kalırsan, yarın ya da öteki gün, sahibin seni istismar edip sana tecavüz etsinler diye bir başkasından para alacak.
Başına geleni anlamıyorsun. Neden hiç kimse seni kurtarmaya gelmiyor? Bu adam sana neden bunu yapıyor? Bu dehşet verici şeyi yaşamana sebep olacak denli yanlış ne yapmış olabilirsin ki?
GERÇEK ŞU: Sen yanlış hiç bir şey yapmadın, sen masumsun. O adamın sana bunu yapmasına izin verilmesinin sebebi, senin hayvanlarla cinsel ilişkiye girmeyi önleyen hiçbir yasanın bulunmadığı bir ülkede, bir hayvan genelevinde olman…….
23 Nisan 2015 Perşembe
Haydar Ergülen'in "Kalem Tecrübesi" - Metin Celal
"Herhangi bir konuda yeni ve kişisel görüşlerle bezenmiş bir anlatım içinde sunulan düzyazı türü" diye tanımlıyor Türk Dil Kurumu Sözlüğü (7. Baskı, 1983) denemeyi. Eskilerse bu türe "kalem tecrübesi" derlermiş. Denemede önemli olanın da "teklifsiz, içtenlikli bir dil"le anlatım olduğu düşünülüyor. "İçtenlik" önemli bir kıstas. Bir de "düşünce yaratmak, kuşku doğurmak". Deneme yazarı "verili bilgileri olduğu gibi kabullenmeyip, çok yanlılıkla işlediği konunun gerçeğini arar; bilgileri yoklar, karşılaştırmalar yapar, alıntılara dayanır, okuyucusuyla gizli bir konuşma içinde asıl gerçeğe doğru yaklaşmaya çalışır; fakat bir şeyi ispatlamaya uğraşmaz" diyor Rauf Mutluay (100 Soruda Edebiyat Bilgileri, 1979). Doğal olarak denemenin bir de konu ve sınır tanımazlığı var. Bilimsel olma gereği duymadan hemen her konuda yazılabiliyor. Felsefecilerin en sevdiği edebiyat türü aynı zamanda. Felsefeyle, felsefenin söylemek istedikleri ile bir yakınlığı var bu türün. Kolaylık sağlıyor.
Montaigne'nin adını koyduğu bu türde edebiyatımızda bir çok seçkin ürün, bir çok unutulmaz eser var. Ama üllkemizde bugünlerde pek iltifat edilen bir tür değil nedense.Sanıyorum deneme okumayan okurlar açısından bir damak tadı kaybı söz konusu. Okurun ilgi göstermediği bir türde yayıncı da kitap yayınlamak istemiyor. Arz talep ilişkisi burada da gündemde. Deneme kitapları kolay yayıncı bulamıyor. "Kolay" bir yana çoğunlukla yayıncı bulamıyorlar.
Haydar Ergülen'in "Düzyazı: 100 Yazı"sını (Merkez Kitaplar) görünce aklımdan tüm bu düşünceler bir anda geçiverdi. Denemenin tanımından yayınına doğru bir bilinç akışı… Haydar Ergülen, "Düzyazı: 100 Yazı"yı oluşturan denemeleri 1994 - 96 yılları arasında Express dergisinde yayınladı. Kendisi bir heves olarak başladım dese de aslında bir projeydi. Hem de uzun soluklu bir proje. Adı üstünde 100 yazılık bir plan yapmıştı Haydar Ergülen. Birarada olmasını kolayca akıl edemeyeceğimiz kavramları, nesneleri, imgeleri, sözcükleri eşleştirip onlardan yola çıkarak yüz deneme yazmaya karar vermiş ve bunu da az bulunur bir örnekle başarıyla tamamlamıştı. Sonuçta bu denemeler bir kitapta toplanacak adı da içeriğini açıkça belirtecekti; "Düzyazı: 100 Yazı".
Ama bu kitaplaşma aşaması kolay olmadı. On yıl sürdü. Çeşitli yayınevlerinin editörleri dosyayı gördü, okudu, beğendi, yayın programına aldı ama hep bir aksilik çıktı, kitabın yayınlanması ertelendi ve zaman içinde ya yayınevi tarafından yayın programından çıkartıldı ya da daha fazla beklemeye tahammülü kalmayan yazarı tarafından dosya daha önce yayınlayacağını umduğu bir başka yayınevine vermek üzere geri alındı. Yayınevleri açısından sorun sanıyorum kitabın kalınlığıydı. Denemenin çok okuru olmadığına inanıyorlardı ve hele deneme kitabı kalınsa okurun daha da azalacağını… Dosyanın kitaplaşmış halinin 548 sayfa olduğunu görünce onlara bir nebze hak vermemek elde değil.
Bu ömür törpüsü yayın sürecini Haydar Ergülen bir denemesine konu eder umarım. Doğrusu ben bir süre sonra hayatın akışı içinde unutuvermiştim bu kitap dosyasını ve Haydar Ergülen'e sormaz olmuştum. Oysa Express'te tek tek okuduğumda sevdiğim bu denemelerin kitaplaşmış halini de merak ediyordum. Çünkü türü ne olursa olsun edebiyat eserlerinin dergilerdeki halleri ile kitaplaşmış hallerinin birbirinden farklı olduğuna inanıyorum. İçinde yer aldıkları nesneler onları da bir oranda etkiliyor, belirliyor sanıyorum. Kitap her zaman farklı ve daha bütünlüklü bir izlenim bırakıyor bende. Onda yer alan ürünlerin de bütünlük taşıması ya da en azından belirli bir yapısı, planı olması gerektiğini düşünüyorum.
Şairler düzyazıda her zaman başarılı olamazlar. Genellikle şiirin büyüsü ile yazarlar şiirsellik çoğalınca da işin tadını kaçırır. Haydar Ergülen nadir örneklerden. Usta işi denemeler yazmış, yazıyor. Şiire kapılmıyor, denemede bir kalem tecrübesi olduğunu gösteriyor. "Düzyazı: 100 Yazı", bütünlüklü bir kitap. Söylediğim gibi eşleştirmelerle yola çıkıp onlardan hayata açılıyor ve yazarla birlikte o yolu izlerken daldan dala konuyor, çıktığınız yerden bambaşka noktalara ulaşıyorsunuz.
"Meram ile Ekspres", "Heves ile Bir", "Utanç ile Mahcubiyet", "Siyah ile İntizam", "Anne ile Metropol"…. denemelerin başlıkları böyle gidiyor. Haydar Ergülen, tam da deneme tanıma uygun bir şekilde bizlerle sohbet eder gibi yazıyor. Görmüş geçirmiş ve de bilgi deryası bir dostunuz sanki sohbet ediyor sizinle. Dinlemeye doyamıyorsunuz. Yaşadıklarını, gördüklerini bizlerle edebiyattan özellikle şiirden örneklerle, onların getirdiği çağrışımları çoğaltarak anlatıyor. Yargılara varıyor ve çoğunlukla “eskiden böyle değildi, günümüzde her şey bozuldu” demeye getiriyor ya da okur olarak bizi böyle düşündürüyor. Hem edebiyat tadı alıyorsunuz hem de bir şeyler öğreniyorsunuz farkına varmadan. Üstelik meraklandırıyor, sözünü ettiği şiirleri, hikayeleri, kitapları (yeniden) okuma arzusu uyandırıyor.
Alıntılar, göndermeler, anıştırmalar… Haydar Ergülen'in denemelerini okurken ister istemez "Deneme, acaba postmodernizme tipik bir örnek mi?" diye düşünmeden edemedim. Bir türlü üzerinde anlaşamadığımız "postmodernizm" tanımını yaparken örnek bir edebiyat türü olarak gösterilebilir mi?
Kitapla derginin yarattığı farklı etkilerden söz etmiştim, "Düzyazı: 100 Yazı"yı okurken deneme kitapları açısından bir fark daha olduğunu anladım. Ne kadar beğenirseniz beğenin arka arkaya iki-üç taneden fazla deneme okumak mümkün değil. Belki de haftada ya da ayda bir, dergide bir deneme okumak daha hoş. Benim gibi aldığı her kitabı bir oturuşta bitirmeden rahat edemeyenler için deneme kitapları pek uygun değil. Ama başucu kitabı yapıp yatmadan önce bir deneme okumayı tercih edecekler için birebir. Haydar Ergülen'in denemeleri de öyle. Bu sıcak yaz günlerinde durup durup okumak isteyenler için iyi bir tatil arkadaşı. Düzyazıdan şiire, şiirden düzyazıya uzanmak için… Edebiyatın damak tadını yeniden kazanmak ve şiirle barışmak için iyi bir fırsat.
Metin Celal
21 Nisan 2015 Salı
Joan Miro





Modern sanatın önemli temsilcilerinden birisi
olan Miro'nun; dünyaya, mekana, nesnelere ve
biçimlere farklı bir bakışı vardır. Onun
resimlerine bakan bir kişi, dünyayı; mercekleri
mizah ve hayal gücü olan Miro- mikroskobu'ndan
seyretmiş olur. Artık gerçek dünyada göremediği,
farkına varamadığı başka bir dünyanın sırlarına
adım atmıştır.
Resimlerinde ve her tür sanatsal üretiminde
böylesine farklı bir dünya yaratmayı başaran
Miro, 20 Nisan 1893 günü Barselona'da dünyaya
gelmiştir. Kişiliğindeki Katalan özellikler her
zaman belirgin olmuştur. Sanatçı; "Biz
Katalanlar eğer havaya sıçranmak istenirse
ayakların yere sağlam basılması gerektiğini
düşünürüz." derken de Katalan kimliğini
vurgulamaktadır.
Miro'nun vurguladığı bu Katalan düşünce
tarzının, onun bir sanatçı olarak ulaşacağı
zirvenin temeline zemin hazırlamış olduğu da
anlaşılmaktadır. Daha erken yaşlarında sanat
eğitimine yoğunlaşarak, ayaklarını yere sağlam
bastığı görülür. İlk öğrenimini sürdürürken
desen kurslarına katılmış; babasının isteği
üzerine ticaret okuluna devam etmek zorunda
kaldığında, bir yandan da Lonja Güzel Sanatlar
Akademisi'ne yazılmıştır (Picasso kendisinden on
yıl kadar önce bu okulda eğitim görmüştü). Ancak
1910 yılında sanat eğitimini bırakmak zorunda
kalmış ve bir ticari firmada memur olarak
çalışmaya başlamıştır. Sanatçı olma
hayallerinin, duyguların en yoğun şekilde
yaşandığı bu genç yaşında kesintiye uğraması,
onu bir hayli sarsmış gözükmektedir. Çok
geçmeden ruhsal bunalıma sürüklenmiş ve
Barselona yakınındaki Montroig'de dinlenmeye
çekilmiştir.
Ailesinin sanattan uzak kalmanın oğullarına
yaramadığını anlamasıyla, onların da desteğini
alan Miro, 1912 yılında Barselona'da Gali'nin
sanat okuluna kayıt olmuştur. Miro'yla yakından
ilgilenen Francisco Gali, ona betimlediği
nesnelere dokunmasını öğütlemiş, ilk ciddi
sanatsal edinimleri kazandırmıştır.
Barselona'da, Miro'yu bir sanatçı olarak
besleyen pekçok şey vardı: yerel kiliselerdeki
Bizans freskleri, onda büyük bir hayranlık
yaratan Gaudi'nin yapıları, içine girdiği sanat
ortamı ve kitaplar aracılığıyla tanıdığı çağdaş
sanat... Buradaki eğitimi sırasında, önce
Fransız romantisist ve realist resim
geleneklerini, ardından izlenimci ve geç-
izlenimci sanatçıları tanımıştır. 1916- 1918
arasına tarihlenen ilk resimleri, daha çok
Cezanne ve Van Gogh etkileri taşımaktadır.
Fakat Miro, aynı sıralarda Picasso ve Matisse
gibi çağdaş ustalara da ilgi duymaya
başlamıştır. 1915 yılında Galerias Dalmau
(Dalmau Sanat Galerisi) etrafında yoğunlaşan
coşkulu sanat ortamına dahil olan Miro, kısa bir
süre sonra resimlerini galeri sahibi Dalmau'ya
göstermiştir.
Bunlar, çoğunlukla fovizme yakın çalışmalardır.
1917 tarihli bir resim olan Kuzey- Güney isimli
natürmort çalışması, ilk dönem resimlerindeki
fovist etkileri açıkça ortaya koymaktadır.
1917 yılı, aynı zaman Galerias Dalmau'da ilk
sergisini düzenlediği ve Francis Picabia ile
tanıştığı yıldır. Picabia'nın makine formlarıyla
düzenlediği resimlerine büyük bir hayranlık
duymuştur. 1918 tarihli resmi Eşekli Bostan,
fovist etkilerin yanı sıra ayrıntıcı, geometrik
düzenlemenin hakim olduğu bir üsluplaşmaya
yöneldiğini göstermektedir.
Barselona'nın öncü sanat ortamında bir ressam
olarak kendine yer edinmiş olan Miro, 1919
yılında sanatın başkenti Paris'e gider. Burada
kendisini son derece yakın bir şekilde
karşılayan Picasso aracılığıyla, Fransız
sanatının öncü isimleriyle tanışmıştır: "Paris
beni tamamıyla allak bullak etti." diye
yazmaktadır bir arkadaşına; "ve son derece
yararlı bir şekilde". Miro, Paris'e zorluk
çekmeden uyum sağlamış ve Masson, Leiris,
Artaud, Max Jacob, Tzara gibi sürrealist
çevreden pekçok önemli isimle tanışmıştır. 1920
sonlarına doğru, rue Blemet'de bir atölye bulan
sanatçı, bu tarihten sonra kışları Paris'te yaz
aylarını ise Barselona'da geçirmeye başlamıştır.
Paris sonrası döneme ait erken çalışmaları
arasında 1919 tarihli iki resim; Aynalı Nü ve
Picasso tarafından satın alınan Oto- portre
özellikle dikkat çekicidir. Kübist ve fovist
etkilerin belirgin olduğu bu çalışmaların
ardından, 1921- 22 yıllarına tarihlenen Çiftlik
gelir. Burada, Paris öncesi bir çalışması olan
Eşekli Bostan'ın üslubunu bir adım ileriye
taşımaktadır. Miro, 1925'de Sürrealistlerin ilk
sergisine, çok sayıda imge ve ayrıntıyla dolu
olan bu resmiyle katılmıştır. İlk önemli
çalışmalarından birisi olan Çiftlik, 1922
yılında ünlü yazar Ernest Hemingway tarafından
satın alınmıştır.
1922- 23 yıllarına tarihlenen Karpit Lambası,
obje- mekan ilişkisine yoğunlaştığı bir
resimdir. Bu resim, Miro'nun kendine özgü bir
resim dili geliştirmeden önceki son
çalışmalarından birisidir. 1923- 24 yıllarında,
o zamana kadar bağlı kaldığı geometrik, primitif
gerçekçilikten farklı bir üsluba yönelik
çalışmalar üretmiştir. Yaz mevsiminde, Barselona
yakınındaki Montroig'de kaldığı zaman dilimi
içerisinde, bütün enerjisi ve birikimini
yoğunlaştırarak üzerinde çalıştığı Sürülmüş
Toprak, Miro'nun sanatındaki üslupsal değişimin
erken ürünlerinden birisidir. Düz sarı bir
zemin, neredeyse tüm mekanı tanımlamaktadır.
Çiftlik adlı resmindeki ayrıntıcı yaklaşım devam
etmekte, ancak imgeler yeni bir tanımlamayla
belirmektedir. Deformasyona uğrayan, biçimleri
değişen nesneler, bu resimde Miro nesneleri
olmaya doğru ilk değişimlerini yaşamaktadırlar.
Aynı döneme ait Katalan Peyzajı'nda ise, iyice
soyut bir anlam kazanmış olan ilk gerçek Miro-
nesneleriyle karşılaşırız. Bunlar, çoğunlukla
belli semboller olarak tasarlanmamışlardır.
Resimlerinde düzenli olarak yer alan kadın, kuş,
ayak, merdiven gibi imgeler, sembolik ya da
ikonografik anlamlar taşımazlar. Ama, sadece
soyut birer biçim olarak da tanımlanamazlar.
1924- 1925 tarihli Harlequin Karnavalı'nda,
mekanın sunumundaki sadeleşme devam etmektedir.
Resim yüzeyini yatay olarak ikiye bölen bir
çizgi ve resmin sağ üst köşesindeki pencere tüm
mekanı tanımlamaktadır. Bu mekanın içerisinde,
çoğu boşlukta sallanan çok sayıda imge yer alır.
Bir kısmı tanımsız bir kısmı deforme nesnelerden
oluşan bu imgeler, adeta mekanı ele geçirmeye,
onu yok edip mekansız bir düzlemde varolmaya
çalışmaktadırlar.
Paris sanat ortamında kendisine yer edinen Miro,
yeni proje teklifleriyle de karşılaşmıştır. 1926
yılında, bir başka ünlü sürrealist Max Ernst ile
birlikte, Diaghilev'in Rus balesi için Romeo ve
Giulietta dekorları hazırlamıştır. Onların bu
çalışması, sürrealist çevreler tarafından
eleştirilmiştir.
Miro, 1928 yılında Hollanda'yı ziyaret etmiş ve
aynı yıl, bu ziyaretin izlerini taşıyan iki
resmi tamamlamıştır. 17.yüzyılın iki Hollandalı
ressamı; Hendrick Maertensz Sorgh'un Ut
Çalgıcısı ve Jan Steen'in Kedinin Dans Dersi
adlı resimlerinden yola çıkarak Hollanda İç
Mekanı I ve Hollanda İç Mekanı II adlı
çalışmaları gerçekleştirmiştir. Bunlarda da;
sade mekan sunumu, girift Miro figürleriyle
dengelenmiştir.
Evlendiği yıl olan 1929'da, Hayal Portreleri
serisine başlamıştır. Prusya Kraliçesi Luisa bu
seriden bir örnektir. Düz, geniş renk
lekeleriyle tanımlanan mekan içerisinde, tek
başına duran şekilsiz bir figür yer almaktadır.
Mizah duygusuyla somutlanan düşsel imgeler ve
renkli düzlemlerle tanımlanan soyut bir mekanın
belirgin olduğu Miro resimlerini Brauner,
resimsi- şiir (picto- poetry) olarak
tanımlamaktadır. Breton ise, Miro'yu büyük bir
biçim şairi olarak kabul etmeden önce şu şekilde
tanımlamıştır: "Kişiliği çocukluk evresinden
ileri geçememiş, bu nedenlerle ayrıntılardan,
eşit olmayıştan ve oyundan korunamayan biri."
Pekçok sürrealistin aksine Miro, resimlerini
hızlı bir şekilde yapmıyordu. Sürrealizmin temel
yaklaşımlarından birisi olan otomatizmi
kullanmamış ve resimlerini uzun ve titiz
çalışmalar sonunda tamamlamıştır.
Hayatı boyunca sanatın her türlü teknik ve
malzeme olanaklarını deneyecek bir sanatçı olan
Miro, 1930'lu yılların başında, bazı asamblaj ve
kolaj denemeleri yapmış ve böylece tuval
resminin ötesine geçen çalışmalara
yoğunlaşmıştır. Paris ve New York'da
sergilerinin düzenlendiği bu dönemde, sanatçıyı
en fazla etkileyen olay, 1936- 1940 yılları
arasında yaşanan İspanya İç Savaşı'dır. Miro, bu
dönemde İspanya'ya gidememiştir. İç savaşın da
etkisiyle, biçim dünyası vahşete bürünmüş ve
dehşet karabasanları fırçasının ayrılmaz bir
bütünü olmuştur (Kadın Başı, 1938) . 1937 Paris
Evrensel Sergisi'nde İspanya Cumhuriyeti pavyonu
için Biçme- Makinesi isimli bir duvar resmi
yapmıştır.
Aynı yıl, üzerinde beş ay boyunca çalıştığı Eski
Ayakkabılı Natürmort adlı resmini bitirir.
Konunun ağır bastığı ve nesnelerin ilk kez
sembolik çağrışımlar yaptığı bu resimde; şişe,
kesilmiş bir somun ekmek, çatal batırılmış bir
elma ve ayakkabı gibi nesneler konuyu
tanımlamaktadır: "Bu resim iç savaşın gölgesi
altındaki İspanyol köylülerini simgelemektedir."
Resim, aslen politik yönü çok ağırlıklı olmayan
Miro'nun, iç savaştaki faşistlere duyduğu derin
tepkiyi yansıtmaktadır. 1937- 1938 yıllarına
tarihlenen Oto- portre ise, savaşın sanatçı
üzerinde yarattığı gerilimi yansıtmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine Miro,
İspanya'ya dönmüş ve sürekli olarak Palma de
Mallorca'ya yerleşmiştir. Bu izolasyon döneminde
mistik edebiyatı okumuş, Mozart ve Bach
dinlemiştir. 1942 yılına kadar Takımyıldızları
adını verdiği guvaşlara yoğunlaşmıştır. Bunlar,
1945'de New York'da Pierre Matisse Gallery'de
sergilenmiş ve yeni ortaya çıkmakta olan soyut
dışavurumcu Amerikan sanatçılarını etkilemiştir.
Ünlü Amerikalı soyut dışavurumcu ressam Arshile
Gorky'nin Angajman II (1947) adlı resmi bu
etkilenmeyi açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Miro'nun sanatsal üretimin her alanına duyduğu
ilgi, onun 1944 yılında, gençlik döneminden beri
tanıdığı İspanyol seramikçi Artigas'la birlikte
ilk seramiklerini üretmesiyle sonuçlanmıştır.
"Seramiğin parıltısı beni baştan çıkarttı"
demektedir. 1958 yılında Artigas'la birlikte
UNESCO için yaptığı seramik duvar, Miro
üslubunun ustalıklı bir yorumudur.
Miro, savaş sonrası dönemde seramik dışında
heykel ve litografi çalışmalarını da
sürdürmüştür. 1947 yılında ilk kez Amerika
Birleşik Devletleri'ne gitmiş, burada 1950
yılında Harvard Üniversitesi için bir duvar
resmi yapmıştır.
Miro'nun Amerika'yla bağlantısının artması, onun
1960'lı yıllarda soyut dışavurumculuktan
etkilenmesine yol açmıştır. Böylece yeni ortaya
çıktıkları dönemde genç Amerikalı soyut
dışavurumcuları resimleriyle etkileyen Miro,
şimdi onların temsil ettiği sanat anlayışından
etkilenmektedir.
1955- 1959 yılları arasında seramik ve tahta
oymaya yoğunlaşan sanatçı, neredeyse hiç resim
yapmamıştır. 1983'deki ölümüne kadar, sanatın
her alanında aralıksız üreten ve ürettikleriyle
kendine özgü bir dünya yaratan Miro, modern
sanatın sıradışı isimlerinden birisi olarak
sanat tarihinde önemli bir yere sahiptir.
KAYNAK: www.lebriz.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.jpg)


.jpg)
