Edebiyatın olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır. | 2014'ün en çok tıklanan edebiyat bloğu
22 Mayıs 2014 Perşembe
16 Mayıs 2014 Cuma
Bu Ülkede İşçiye Verilen Değer: Soma
Soma'da facia yaşanan madenin sahibi Alp Gürkan, Türkiye'nin en büyük kömür işletmecisi. Gürkan, kömürden kazandığıyla 47 katlı gökdelen dikti. Gürkan, 155 metrekare daireyi 1 milyon 350 bin dolara satıyor. Bu parayla yaşam odalarından 5 tane alıp madeninde ölen yüzlerce işçiyi kurtarabilirdi.
Koç Holding'e ait bir madenin taşeronluğunu 30 yıl önce alarak batmaktan kurtulan Soma Holding'in yükseliş grafiği, madencilikte nasıl kazanç sağladığını da gözler önüne seriyor.Bugün 6'sı madencilik, 1'i inşaat olmak üzere 7 şirketi bulunan Soma Holding, madencilerin tırnaklarıyla çıkardığı kömürden kazandığıyla İstanbul'da 47 katlı bir gökdelen dikiyor. Soma'da kazanın meydana geldiği madende hayatını kaybeden yüzlerce işçinin tamamının 1 yıllık kazancının bu gökdelende 1 milyon 350 bin dolara satılan 155 metrekarelik bir daireyi satın almaya yetmemesi çarpıklığı gözler önüne seriyor.
Soma Holding'in patronu 75 yaşındaki Alp Gürkan, sektördeki yükselişini verdiği röportajlarıyla ayrıntısına kadar anlatırken pek çok itiraftada da bulunmuştu. Bunlardan en önemlisi TKİ'den satın aldığı maden sahasında 140 dolara üretilen bir kömürün maliyetini 24 dolara kadar düşürmesi. Bunu planlama ile açıklasa da maden ocağında çok düşük ücretlerle canları pahasına çalışan işçilerin bu başarıda epey katkısı olduğu bir gerçek. Gürkan, Hürriyet'e verdiği söyleşide batmaktan Koç Grubu'na ait Tirebolu'daki bir maden işletmesi taşeron olarak işletmesi sayesinde kurtulduğunu anlatmıştı.
Gürkan, 1970'li yılların sonlarına doğru yaşanan akaryakıt sıkıntısı ve makine ithalatındaki zorluklar nedeniyle işletmesinin kapısına kilit vurunca imdadına Koç Grubu yetişti. Gürkan, borçlarını nasıl ödeyeceğini düşünürken, Koç Grubu'na ait Tirebolu'daki madeni taşeron olarak işletme fırsatı çıktı. Gürkan, buradan kazandığı parayla Soma'da kömür madeni işine girdi.
2004 yılında Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) ile büyük çaplı rödovans (hasılat kirası ödemesi) karşılığında anlaşma yaparak Soma kömür madenlerini devraldı. Türkiye'de Ciner Grubu ile birlikte en çok üretim yapan iki gruptan biri olan Gürkan, Turgay Ciner'in Soma'da işlettiği sahaları 2009'da devraldı. Gürkan, yeni yatırımlarıyla birlikte üretim kapasitesini daha da artırarak Ciner'in önüne geçecek ve Türkiye'nin en büyük üreticisi olacaktı.
Gürkan, yeraltından kazandıklarını oğlu Can Gürkan'ın ısrarıyla yerüstünde gayrimenkule yatırmaya başladı. Tilaga isimli inşaat şirketiyle İstanbul'da Maslak ve Kartal'da iki proje yapıyor. İstanbul Maslak'ta inşaa edilen ve 47 katlı Spine Tover ismi verilen 130 milyon dolarlık proje nedeniyle Gürkan ailesi için '2 bin metre derinden çıkardığıyla 200 metre yükseğe yatırım yaptı' yorumları yapıldı.
Tilaga İnşaat Grup Başkanı Can Gürkan, gökdelen projesinde 10-20 yıl sonrasında ihtiyaçlara karşılık verebilecek bir proje geliştirdiklerini anlatmıştı. Gürkan'ın bu sözleri işçilerin bugün hayatta kalmasını sağlayacak güvenlik ihtiyaçlarını bile karşılayamadığına dikkat çekilerek manidar bulundu.
Soma Holding, Spine Tower'da 155 metrekare konutları 1 milyon 350 bin dolara, 380 metrekare konutları 3 milyon 880 bin dolara satıyor. Spine Tower'daki daire rakamları acı bir gerçeği de gözler önüne seriyor. Soma'daki madende hayatını kaybeden ve büyük çoğunluğu asgari ücretle çalışan yüzlerce işçi, bir yıllık kazançlarını biraraya getirse, patronlarının yaptırdığı gökdelenden 155 metrekarelik bir daire alamıyor. Maden kazası sonrası gündeme gelen ve madende olmayan kaçış odalarının tanesinin 250 bin dolar olduğu düşünüldüğünde ise patronun gökdelendeki bir dairesiyle ölen işçilerin tamamını kurtaracak 5-6 adet yaşam odası yapılabileceği de başka bir acı gerçeği gözler önüne seriyor.
Facianın yaşandığı maden ocağının patronu Alp Gürkan madencilerin bin 200 lira maaşla çalıştığı işletmeden aylık net 20 bin lira ve bu şirketin büyük ortağı Tilaga Madencilik ve Sınai Yatırımlar A.Ş'deki yönetim kurulu başkanlığından ise 18 bin lira maaş alıyor.
BUGÜNE KADAR HİÇ GÖRÜLMEMİŞ BİR YANGIN
Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. kazaya ilişkin akıllarda soru işareti uyandıran bir açıklama yaptı. Açıklamada ocak hakkında bilgiler verilerek şöyle denildi: Sektörde ilk kez görülen bir olayla karşı karşıyayız.Madencilikte birdenbire yüksek oranlı bir yangın söz konusu olamaz. Yangından 5 dakika önce ölçüm mekanizması verilerin normal olduğunu göstermiştir. Ne yazık ki bugüne kadar görülmeyen ve açıklanamayan yangın vuku bulmuştur. Normalden daha hızlı yayılan yangının nedeni incelemeden sonra anlaşılabilecektir.Kaynak: YeniŞafak Gazetesi
Başımız Sağolsun!
12 Mayıs 2014 Pazartesi
Yazarların Damak Zevkleri
Yiyecekler ile başlayalım;
Elma: Charles Dickens’ın vazgeçemediği tek lezzet fırında elmaymış. F. Scott Fitzgerald da elmanın basitliği ve büyüsünden şaşmayanlardan. Kendisi 1936 yılında, Esquire dergisi için makale yazdığı dönemlerde, Kuzey Karolina eyaletinde ucuz bir otelde kalırmış ve yediklerinin yarısı elmaymış.

Tahin Helvası: Jean-Paul Sartre’ın en çok beğendiği tatlı tahin helvasıymış. Aklında sürekli bu tatlının olmasını 2. Dünya Savaşı yıllarında birlikte olduğu Simone de Beauvoir’e yazdığı mektuplardan kolayca anlıyoruz. İşte o mektuplardan bir kesit: “İki kutu daha yollamayı unutma” / “Bugün kendimi harika hissediyorum. Kitaplarını aldım fakat pakette helva yoktu.
Başka bir paketle mi yollayacaksın?”
Başka bir paketle mi yollayacaksın?”
İtalyan Spagettisi: “Bir insan nasıl olur da peynir sevmez?” diyor H. P. Lovecraft meslektaşı Vernon Shea’ya yazdığı mektupta. Lovecraft’a göre spagettinin en lezzetlisi, kıyma-domates soslu ve üzeri Parmesan peyniri rendesiyle sarmalanmış olanı. Yine aynı mektupta “Peynir sevmiyorsan spagettiyi beğeneceğini sanmam çünkü ikisi daima bir aradadır.” diyerek peynir tercihini özellikle belirtiyor. Yazarı cezbeden şey sadece spagettinin lezzeti değil aynı zamanda fiyatı. Lovecraft hiçbir zaman yemeğe haftalık üç dolardan fazla harcamadığını söylüyor.

Somun Ekmek: Somun ekmek konusunda Emily Dickinson ve Virginia Woolf’un yetenekli olduklarını öğreniyoruz. Ancak ekmeğe bağımlı önemli bir isim daha var. O da Percy Shelley. Shelly’nin yemek kültürü sadece ekmek ve sudan oluşuyor. Ayrıca şair, fırının önünden ekmek almadan geçmenin çok zor olduğunu söylemiş. Kendisi hakkında bir diğer iddia da her zaman cebinde ekmek taşıdığı ve oturduğu her yere kırıntılarını döktüğü yönünde.
Yeşillikler: İşte size yazarlardan oluşan vejetaryenler listesi. Aristoteles’ten Alice Walker’a vejetaryenler: Ralph Waldo Emerson, Isaac Bashevis Singer, Agostinho da Silvo, andJonathan Safran Foer.
Sırada içecekler;
Şampanya: Oscar Wilde kelimenin tam anlamıyla şampanyaya bağlımlısıymış. 1882’de Amerika turunda zaman zaman şampanya ikramında bulunan hizmetkarları bile varmış. Hatta bağımlılığı hapis yıllarında hücresine kasa kasa en sevdiği şampanya olan 1874 Perrier-Jouët söyleme noktasına kadar gelmiş.
Süt: Moliére 1667 yılında hastalanınca iki aylık bir süt rejimine girmiş. Aynı şekilde Balzac da mide sorunları yüzünden Moliére’le aynı kaderi paylaşmış. Diğer yandan Kafka, sindirim zorluğu sebebiyle sadece süt ve süt ürünleri yiyen bir vejetaryenmiş.
Soda: Çocukken aşırı kilolu olan Lord Byron hayatı boyunca kronik diyete maruz kalmış. Samuel Rogers’ın davetlisi olduğu bir yemekte balık, koyun eti ve şarap olduğunu öğrenince hepsini reddetmiş ve sadece bisküviyle soda istemiş. Rogers da isteğini yerine getiremeyince yazar, sirkeye batırılmış patates püresine talim etmek zorunda kalmış.
Çay: Yurdum insanının resmi içeceklerinden olan çay, uzun bir hayran listesine sahip.Immanuel Kant bir iki fincan çay içerken John McPhee, Paul Auster ve Sartre’ın ‘helva tedarikçisi’ Simone de Beauvoir güne çayla başlayanlardan. Stephen King yazmadan önce masasında ya bir bardak su ya da çayı arıyormuş. Jane Austen çayı şekersiz içenlerden. C. S. Lewis ise çayın tek başına içilmesi gerektiğini düşünüyor.
Kahve / Espresso: Kafein bağımlılığını biraz abartan Proust, bir keresinde art arda 16 fincan espresso içmiş. Öte yandan doktoru günde bir fincan kahve önermesine rağmen Gertrude Stein’ın aklından kahve hiç çıkmazmış.
11 Mayıs 2014 Pazar
Annelerin Günü'nün Hikayesi
Anneler günü ve hikayesi:
Asıl mesleği öğretmenlik olan 1864 doğumlu Anna Jarvis, 1902 yılında babası ölünce annesi ile beraber Amerika'da Philadelphia'da yaşayıp çalışmaya başladı. 3 yıl sonra 9 Mayıs 1905 yılında annesini kaybetti. Sürekli annesi ile beraber yaşamasına rağmen öldükten sonra, Ona hayattayken gerekli ilgiyi gösteremediğine inanıyor ve bunun ezikliğini duyuyordu.
İki yıl sonra Mayıs'ın ikinci pazarında, annesinin ölüm yıldönümünde arkadaşlarını evine çağırdı ve bu günün anneler günü olarak ülke çapında kutlanması fikrini ilk onlara açtı. Fikir kabul gördü, anneler memnun kaldı, babalar itiraz etmedi, Amerika'nın önde gelen bir giysi tüccarı da finansal desteği sağladı.
İlk anneler günü Jarvis'in annesinin 20 yıl süresince haftalık dini dersler verdiği Grafton'daki bir kilisede, 10 Mayıs 1908'de, 407 çocuk ve annesinin katılımı ile kutlandı. Jarvin her bir anneye ve çocuğa kendi annesinin en çok sevdiği çiçek olan karanfillerden birer tane verdi. O günden sonra, temizliği, asaleti, şefkati ve sabrı ifade eden beyaz karanfil Amerika'da anneler gününün sembolü olarak kabul edildi.
Sıra anneler gününü "milli bir gün" olarak kabul ettirmeye gelmişti. Jarvis, tarihte tek bir kişi tarafından gerçekleştirilen en başarılı mektup yazma kampanyası ile gazete patronlarından işadamlarına, devlet adamlarından din adamlarına kadar ulaşabildiği herkese bu fikrini iletti. Fikir o kadar çok ve çabuk kabul gördü ki, Senato onaylamadan çok önce, bir çok eyalet ve şehirde anneler günü kutlamaları gayrı resmi olarak başlatılmıştı bile.
Sonunda 8 Mayıs 1914'de Senato'nun onayı, Başkan Wilson'ın da imzası ile Mayıs'ın ikinci pazarı 'Anneler Günü' olarak resmen ilan edildi. Çok kısa sürede diğer ülkelere de yayılan bu gün çiçek ve tebrik kartı satışlarının tavana vurduğu bir gün oldu.
Anna Jarvis sonunda muradına ermiş, kampanyasını başarı ile sonuçlandırmıştı ama kendi hayatı pek mutlu sonla bitmedi. Yoğun çalışmadan evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya fırsat bulamadı. Her anneler günü onun için bu yönden acı oldu.
Daha ziyade dini ağırlıklı bir kutlama olarak düşündüğü bu günden ticari çıkar sağlamaya çalışanlara karşı hukuki savaş açtı. Davaların hepsini kaybetti. Dünyadan elini eteğini çekti.
Bütün gelirlerini hatta ailesinden kalan evini bile kaybetti.
Kalan hayatını adadığı, gözleri görmeyen kız kardeşi Elsinore'da 1944'de ölünce sağlığı da tehlikeye girdi. Dostları ona destek vererek son yılını sanatoryumda geçirmesini sağladılar. Bütün dünya annelerinin en azından senede bir gün mutlu olmalarını sağlayan Anna Jarvin, mutsuz, yarı görmez ve yalnız bir şekilde 1948'de 84 yaşında öldü.
Türkiye'de de Türk Kadınlar Birliği'nin girişimi ve önerisi üzerine 1955 yılından bu yana Mayıs ayının ikinci Pazar günü 'Anneler Günü' olarak kutlanmaktadır.
Hayatlarını bizlere adayan, bizler için her şeyi yapabilen değerli
Annelerimizin günü kutlu olsun.
Asıl mesleği öğretmenlik olan 1864 doğumlu Anna Jarvis, 1902 yılında babası ölünce annesi ile beraber Amerika'da Philadelphia'da yaşayıp çalışmaya başladı. 3 yıl sonra 9 Mayıs 1905 yılında annesini kaybetti. Sürekli annesi ile beraber yaşamasına rağmen öldükten sonra, Ona hayattayken gerekli ilgiyi gösteremediğine inanıyor ve bunun ezikliğini duyuyordu.
İki yıl sonra Mayıs'ın ikinci pazarında, annesinin ölüm yıldönümünde arkadaşlarını evine çağırdı ve bu günün anneler günü olarak ülke çapında kutlanması fikrini ilk onlara açtı. Fikir kabul gördü, anneler memnun kaldı, babalar itiraz etmedi, Amerika'nın önde gelen bir giysi tüccarı da finansal desteği sağladı.
İlk anneler günü Jarvis'in annesinin 20 yıl süresince haftalık dini dersler verdiği Grafton'daki bir kilisede, 10 Mayıs 1908'de, 407 çocuk ve annesinin katılımı ile kutlandı. Jarvin her bir anneye ve çocuğa kendi annesinin en çok sevdiği çiçek olan karanfillerden birer tane verdi. O günden sonra, temizliği, asaleti, şefkati ve sabrı ifade eden beyaz karanfil Amerika'da anneler gününün sembolü olarak kabul edildi.
Sıra anneler gününü "milli bir gün" olarak kabul ettirmeye gelmişti. Jarvis, tarihte tek bir kişi tarafından gerçekleştirilen en başarılı mektup yazma kampanyası ile gazete patronlarından işadamlarına, devlet adamlarından din adamlarına kadar ulaşabildiği herkese bu fikrini iletti. Fikir o kadar çok ve çabuk kabul gördü ki, Senato onaylamadan çok önce, bir çok eyalet ve şehirde anneler günü kutlamaları gayrı resmi olarak başlatılmıştı bile.
Sonunda 8 Mayıs 1914'de Senato'nun onayı, Başkan Wilson'ın da imzası ile Mayıs'ın ikinci pazarı 'Anneler Günü' olarak resmen ilan edildi. Çok kısa sürede diğer ülkelere de yayılan bu gün çiçek ve tebrik kartı satışlarının tavana vurduğu bir gün oldu.
Anna Jarvis sonunda muradına ermiş, kampanyasını başarı ile sonuçlandırmıştı ama kendi hayatı pek mutlu sonla bitmedi. Yoğun çalışmadan evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya fırsat bulamadı. Her anneler günü onun için bu yönden acı oldu.
Daha ziyade dini ağırlıklı bir kutlama olarak düşündüğü bu günden ticari çıkar sağlamaya çalışanlara karşı hukuki savaş açtı. Davaların hepsini kaybetti. Dünyadan elini eteğini çekti.
Bütün gelirlerini hatta ailesinden kalan evini bile kaybetti.
Kalan hayatını adadığı, gözleri görmeyen kız kardeşi Elsinore'da 1944'de ölünce sağlığı da tehlikeye girdi. Dostları ona destek vererek son yılını sanatoryumda geçirmesini sağladılar. Bütün dünya annelerinin en azından senede bir gün mutlu olmalarını sağlayan Anna Jarvin, mutsuz, yarı görmez ve yalnız bir şekilde 1948'de 84 yaşında öldü.
Türkiye'de de Türk Kadınlar Birliği'nin girişimi ve önerisi üzerine 1955 yılından bu yana Mayıs ayının ikinci Pazar günü 'Anneler Günü' olarak kutlanmaktadır.
Hayatlarını bizlere adayan, bizler için her şeyi yapabilen değerli
Annelerimizin günü kutlu olsun.
10 Mayıs 2014 Cumartesi
'Çok Kitap Oku, Az Hapis Yat'
Avrupa'nın en kalabalık cezaevlerine sahip ülkelerinden biri olan İtalya'nın güneyindeki Calabria bölgesinde, hapisteki mahkûmların okudukları her kitap için ceza indirimi almaları planlanıyor.
Ülkenin en fakir ve suç oranı en yüksek bölgelerinden Calabria'da bölge yönetiminin aldığı kararla mahkûmlar, okudukları her kitap için 3 gün ceza indirimi alacak.
Ceza indirimi, yalnızca 6 aydan fazla hapis cezası alanlara uygulanacak ve indirim miktarı yılda maksimum 48 günle sınırlanacak.
Maksimum ceza indiriminden yararlanmak isteyen mahkûmların yılda 16 kitap okuması gerekecek. Mahkûmların kitapları "okuyormuş gibi yapmalarını" engellemek için de hapishanenin eğitim yetkilileri süreci takiple görevlendirilecek.
Calabria bölge yönetiminin kabul ettiği tasarının yasalaşması için bölge yasama konseyinin ve parlamentonun da onayını alması gerekiyor.
Tasarıyı hazırlayan Calabria bölge yönetiminin kültür işleri yetkilisi Mario Caligiuri "Okumak sıkıntıya karşı olağanüstü bir panzehirdir, hem kişisel hem de toplumsal bir kurtuluş sağlar" dedi. İtalyan basınında "Ne kadar çok kitap okursan, o kadar az hapis yatarsın" olarak anılan tasarının, Brezilya'da uygulanan "Reembolso atraves de leitura" (okuyarak ceza ödeme) projesinden esinlenilerek hazırlandığı belirtiliyor.
Kaynak: BBC
Ülkenin en fakir ve suç oranı en yüksek bölgelerinden Calabria'da bölge yönetiminin aldığı kararla mahkûmlar, okudukları her kitap için 3 gün ceza indirimi alacak.
Ceza indirimi, yalnızca 6 aydan fazla hapis cezası alanlara uygulanacak ve indirim miktarı yılda maksimum 48 günle sınırlanacak.
Maksimum ceza indiriminden yararlanmak isteyen mahkûmların yılda 16 kitap okuması gerekecek. Mahkûmların kitapları "okuyormuş gibi yapmalarını" engellemek için de hapishanenin eğitim yetkilileri süreci takiple görevlendirilecek.
Calabria bölge yönetiminin kabul ettiği tasarının yasalaşması için bölge yasama konseyinin ve parlamentonun da onayını alması gerekiyor.
Tasarıyı hazırlayan Calabria bölge yönetiminin kültür işleri yetkilisi Mario Caligiuri "Okumak sıkıntıya karşı olağanüstü bir panzehirdir, hem kişisel hem de toplumsal bir kurtuluş sağlar" dedi. İtalyan basınında "Ne kadar çok kitap okursan, o kadar az hapis yatarsın" olarak anılan tasarının, Brezilya'da uygulanan "Reembolso atraves de leitura" (okuyarak ceza ödeme) projesinden esinlenilerek hazırlandığı belirtiliyor.
Kaynak: BBC
3 Mayıs 2014 Cumartesi
Milena'nın Kafka'yı Anma Yazısı
Milena'nın Kafka'yı Anma Yazısı
Viyana banliyösü Klosterneuburg yakınındaki KierJing Sanatoryumu’nda önceki gün, Prag’da yaşamakta oları Alman yazar Franz Kafka öldü. Kimseye benzemeyen biri olduğundan burada onu çok az kişi tanırdı, son derece bilge ve yaşamdan ürken bir insandı; yıllardan beri ciğerlerinden hastaydı, hastalığı tedavi ettiriyordu, ama bir yandan da onu bilerek besliyor ve düşünsel olarak destekliyordu. “Ruh ve yürek, yükü taşıyamaz olunca hiç değilse eşit bölünmesi için ağırlığın yarısını ciğer üstlenir.” diye yazmıştı bir mektubunda, işte onun hastalığı aynen böyle gelişmişti. Ve ona neredeyse olağanüstü bir incelik, ürkütücü biçimde ödün vermeyen düşünsel bir titizlik vermişti; insan olarak yaşam karşısında duyduğu entelektüel korkuyu hastalığın sırtına yüklemişti. Çekingen, ürkek, yumuşak ve iyi idi, ama acımasız ve acıtan kitaplar yazdı. Dünyayı, korumasız insanı yok eden ve parçalayan, gözle görünmez bir yığın kötü ruhla dolu olarak görüyordu. Yaşamı sürdürebilmek için fazla önsezili, fazla bilgeydi, soylu ve güzel insanların zaaflarıyla savaşabilmek için fazla zayıftı; anlaşılmamaktan, sevgisizlikten ve düşünsel yalanlardan ürktükleri için değil, başından beri güçsüz olduklarını, yenik düştüklerinde kazanan kişiyi utandıracaklarını bildikleri için kavgadan kaçınanlardandı. İnsanları ancak büyük duyarlığa sahip birinin tanıyabileceği biçimde tanıyordu, yalnızdı ve karşısındakini, yüzünde gördüğü tek bir belirtiden, neredeyse bir insan sarrafı gibi kavrıyordu. Dünyayı alışılmamış ve derin bir biçimde tanıyordu, kendisi de alışılmamış ve derin bir dünya idi. Genç Alman yazınının en önemli yapıtlarından sayılarak kitaplar yazdı; bu kitaplar hiç de büyük laflara başvurmadan bugünkü kuşağın kavgasını anlatır, öylesine gerçek, çıplak ve acı vericidirler ki, simge olarak kullanıldıklarında bile doğal bir etki yaparlar. Dünyayı tüm çıplaklığı ile görmüş, bu yüzden de ona dayanamamış ve ölmek zorunda kalmış bir insanın kuru alayları ve hassas şaşırmalarıyla doludur, geriye çekilmek istememiş ve başkaları gibi, öznel olarak namuslu da olsa, bilinçaltı düşünsel hatalarla kendisini kurtarmaya kalkmamıştır. Dr. Franz Kafka Ateşçi fragmanını, bir kuşak çalışmasını ifade eden Hüküm’ü, çağdaş Alman edebiyatının en güçlü yapıtı olan Değişim'i, Ceza Sömürgesi'ni, Bir Taşra Doktoru’nı ve Gözlem adlı öyküleri yazmıştır. Son romanı Mahkemede manüskri hâlindedir, uzun yıllardan bu yana yayma hazırlanmıştı. Okunduğunda, tamamen kavranılmış bir dünyanın izlerini veren kitaplardandır, insan artık ona ekleyecek bir tek sözcüğe bile gereksinme duymaz. Kitaplarının hepsi insanlar arasındaki gizli yanlış anlaşılmaların dehşetini ve işlenmemiş suçları anlatır. Olağanüstü ince bir ruh yapısına sahip olan bir insan ve sanatçı idi, öyle ki, onun kadar hassas olmayan başkalarının, kendilerini sağlam hissettikleri yerde bile o, bir şeyler hissediyordu.
Milena Jesenskâ
21 Nisan 2014 Pazartesi
Kieslowski / Üç Renk: Mavi-Beyaz-Kırmızı
Özgürlük temasına dayalı olan Mavi‘de, Julliette Binocheoyunculuğu ile etkiliyor. Bunalımda olan Julie çaresizliğini ve yalnızlığını müzikle temizlemeye çalışıyor. Görsel şölenin koyu mavilerle işlendiği filmde sahneler kıvrak şekilde akıyor. Üçlemenin diğer parçalarına göre müzikleriyle ve görüntü yönetimiyle gücünü gösteriyor. Camlar ve yansımalar ön planda tutulmuş. Bir de aklımda kalan sahnelerden biri tüysüz fare yavruları. Onlar da sevimli olabiliyor ama ailesini kaybeden Julie yeni yaşamların varlığından hoşlanmıyor. Bu filmde irdelenen soru; “Tamamen özgür olarak yaşamak gerçekten mümkün mü ve bu acaba gerçekten istenilen durum mu?”
İkinci film Beyaz,
eşitlik temasını işliyor. Burada da yine bir güzel var: Julie Delpy. Kocası Polonyalı bir kuaför. Ama kocalık vazifesini yapmadığı için ondan ayrılmak istiyor. Zavallı koca Carol Carol bir bavul içinde ülkesine geri dönüyor. Sürekli aşağılanan adam intikam almak için ilginç bir plan yapıyor. Bir sürü çaba neticesinde “eşit” olmak için çabalıyor. Diğerlerine göre komik ve biraz daha arka planda bir film.
Şansın sürekli sorgulandığı filmde şu soruyu sorduruyor sanki insana “Olaylar tesadüf eseri mi oluyor yoksa sebebi kader mi, yoksa daha çok özgür iradenin bir sonucu mu?”
Köpekcik Rita tüm filmin oluşmasını sağlayan minik bir tesadüf mü?
Ayrıca üç filmde de ortak olan bir sahne var; geri dönüşüm kutusuna şişe atmaya çalışan kambur bir yaşlı. Yaşlılardaki duyarlılığın üzeri çizilip duyarsız gençlere de taş atılıyor inceden.
Kırmızı filminin sonunda mavi ve beyazdaki diğer oyuncular da filmin içine giriyor ve üçleme tamamlanıyor.
Diğer film yorumlarımda hep filmlere puan vermiştim. Puan vermek, Barış Manço’nun verdiği 10 puanları almış gibi heyecanlandırıyor beni. Bu üçleme filmlerine de 9 puan vererek bu sıkıcı yazının sonuna gelirken bu filmleri izlemenizi umut ederken bir başka yazıda buluşma ihtimalinin heyecanıyla lafı nereye kadar uzatacağımı merak ederekten siz değerli okurlarıma elveda demeden önce ayvaların çiçek açtığı şu günlerde “yaz mı gelecek” gibi bir soru yumağına kendimi bulamadan önce bu kadar gevezelik yeter diyerekten ve evet bu sefer gerçekten kaçıyorum.
Bu yazı http://www.sakinkafa.com 'dan alınmıştır.
17 Nisan 2014 Perşembe
20. Yüzyıldaki Etnik ve Kültürel Soykırımlar
20. Yüzyıldaki Etnik ve Kültürel Soykırımlar
1- Jozef Stalin (SSCB, 1934-39) 13,000,000 mülteci-100 binlerce ölü.
2- Adolf Hitler (Almanya, 1939-1945) 12,000,000 mülteci kamplarda 2 milyon ölü-kayıp.
3- Mao Tze Dong (Çin, 1966-1969) 11,000,000 kişiye kültürel asimilasyon-toplama kamplarında sayısı belli olmayan kayıplar.
4- İspanyol ve Amerikalı Kaşifler (1492-1800) 7,972,000 ölü- kayıp.
5- Hideki Tojo (Japonya, 1941-1944) 5,000,000 ölü-kayıp.
6- Pol Pot (Kamboçya, 1975-1979) 1,700,000 ölü.
7- Kim Il Sung (Kuzey Kore, 1948-1994) 1.600,000 mülteci ve toplama kamplarında ölü-kayıp.
8- Menghitsu (Etopya, 1975-1978) 1,500,000 ölü-kayıp.
9- Charles DeGaulle (Cezayir, 1954-1962) 1,000,000 ölü-kayıp.
10- Yakubu Gowon (Biafra, 1967-1970) 1,000,000 ölü-kayıp.
11- Leonid Brezhnev (Afganistan, 1979-1982) 900,000 ölü-kayıp.
12- Jean Kambanda (Ruanda, 1994) 800,000 ölü-kayıp.
13- İngiliz Krallığı (Avustralya, 1849-1938) 719,000 ölü-kayıp , 100 bin mülteci.
14- Suharto (Doğu Timor, 1976-9 600,000 ölü-kayıp.
15- Saddam Hüseyin (Iran ve Kuzey Irak 1980-1990) 600,000 ölü-kayıp.
16- Yahya Khan (Pakistan, 1971 ve Banglades,1990) 500,000 ölü- kayıp.
17- Savimbi (Angola, 1975-2002) 400,000 ölü-kayıp.
18- Molla Ömer - Taliban (Afganistan, 1986-2001) 400,000 ölü- kayıp.
19- Idi Amin (Uganda, 1969-1979) 300,000 ölü-kayıp.
20- B.Mussolini (Etiyopya,Yugoslavya 1936) 300,000 ölü-kayıp.
21- Danimarka (Danimarka 1945) 250,000 Alman Mülteci ölüme terk edildi.
22- Mobutu Sese Seko (Zaire, 1965-1997) 250,000 ölü-kayıp, 200 bin mülteci.
23- Charles Taylor (Liberya, 1989-1996) 220,000 ölü-kayıp.
24- Foday Sankoh (Sierra Leone, 1991-2000) 200,000 ölü-kayıp.
25- Amerika (Almanya Dresden,1943-1945) 200,000 sivil ölü (Dresden'e sığınan siviller).
26- S. Milosevic (Yugoslavya,1992-96) 180,000 ölü-kayıp.
27- Michel Micombero (Burundi, 1972) 150,000 ölü-kayıp.
28- Amerika (Hiroşima-Nagazaki 1944) 135,000 ölü (atom bombası).
29- Almanya (Namibya 1891) 117,000 ölü-kayıp, 15 bin mülteci.
30- Hassan Turabi (Sudan, 1989-1999) 100,000 ölü-kayıp.
31- Richard Nixon (Vietnam, 1969-1974) 70,000 ölü-kayıp.
32- Papa Doc Duvalier (Haiti, 1957-1971) 60,000 ölü-kayıp.
33- Marcos (Filipinler) 50,000 ölü-kayıp.
34- Hissene Habre (Çad, 1982-1990) 40,000 ölü-kayıp.
35- Vladimir Ilich Lenin (Rusya, 1917-1920) 30,000 muhalif infaz edildi.
36- Francisco Franco (İspanya) 30,000 muhalif infaz edildi.
37- Lyndon Johnson (Vietnam, 1963-1968) 30,000 ölü-kayıp.
38- Hafiz Esad (Suriye 1980-2000) 25,000 ölü-kayıp.
39- Khomeini (Iran, 1979-1989) 20,000 ölü-kayıp.
40- Eski Yugoslavya (1995 Bosna-Hersek) 15 ölü, 7500 kayıp, 45 bin mülteci.
41- Paul Koroma (Sierra Leone, 1997) 6,000 ölü-kayıp.
42- Usama bin Ladin(Dünya çapında,1991-2001) 4,000 ölü-kayıp.
43- Augusto Pinochet (Chile, 1973) 3,000 ölü-kayıp.
44- Efrain Rios Montt (Guatemala) 2,000 ölü-kayıp.
45- Sierra Leone 80,000 mülteci, kayıp rakamı belli değil.
46- Kıbrıs Cumhuriyeti (1912-1974) 25,000 sivil mülteci, 1000'ni aşkın ölü, 100 İngiliz ölü.
47- Yunanistan (Bati Trakya,1923-1990) 400,000 mülteci evlerini terk etti.
48- Bulgaristan (1970-1989) 360,000 mülteci kültürel asimilasyon sonucu evlerin terk etti, 1000 kişi toplama kamplarına alındı.
49- Norveç (1920-1930) Tatar göçmenleri kısırlaştırma ve toplama kamplarında izole etme.
50- ABD –Felluce (2004)
2- Adolf Hitler (Almanya, 1939-1945) 12,000,000 mülteci kamplarda 2 milyon ölü-kayıp.
3- Mao Tze Dong (Çin, 1966-1969) 11,000,000 kişiye kültürel asimilasyon-toplama kamplarında sayısı belli olmayan kayıplar.
4- İspanyol ve Amerikalı Kaşifler (1492-1800) 7,972,000 ölü- kayıp.
5- Hideki Tojo (Japonya, 1941-1944) 5,000,000 ölü-kayıp.
6- Pol Pot (Kamboçya, 1975-1979) 1,700,000 ölü.
7- Kim Il Sung (Kuzey Kore, 1948-1994) 1.600,000 mülteci ve toplama kamplarında ölü-kayıp.
8- Menghitsu (Etopya, 1975-1978) 1,500,000 ölü-kayıp.
9- Charles DeGaulle (Cezayir, 1954-1962) 1,000,000 ölü-kayıp.
10- Yakubu Gowon (Biafra, 1967-1970) 1,000,000 ölü-kayıp.
11- Leonid Brezhnev (Afganistan, 1979-1982) 900,000 ölü-kayıp.
12- Jean Kambanda (Ruanda, 1994) 800,000 ölü-kayıp.
13- İngiliz Krallığı (Avustralya, 1849-1938) 719,000 ölü-kayıp , 100 bin mülteci.
14- Suharto (Doğu Timor, 1976-9 600,000 ölü-kayıp.
15- Saddam Hüseyin (Iran ve Kuzey Irak 1980-1990) 600,000 ölü-kayıp.
16- Yahya Khan (Pakistan, 1971 ve Banglades,1990) 500,000 ölü- kayıp.
17- Savimbi (Angola, 1975-2002) 400,000 ölü-kayıp.
18- Molla Ömer - Taliban (Afganistan, 1986-2001) 400,000 ölü- kayıp.
19- Idi Amin (Uganda, 1969-1979) 300,000 ölü-kayıp.
20- B.Mussolini (Etiyopya,Yugoslavya 1936) 300,000 ölü-kayıp.
21- Danimarka (Danimarka 1945) 250,000 Alman Mülteci ölüme terk edildi.
22- Mobutu Sese Seko (Zaire, 1965-1997) 250,000 ölü-kayıp, 200 bin mülteci.
23- Charles Taylor (Liberya, 1989-1996) 220,000 ölü-kayıp.
24- Foday Sankoh (Sierra Leone, 1991-2000) 200,000 ölü-kayıp.
25- Amerika (Almanya Dresden,1943-1945) 200,000 sivil ölü (Dresden'e sığınan siviller).
26- S. Milosevic (Yugoslavya,1992-96) 180,000 ölü-kayıp.
27- Michel Micombero (Burundi, 1972) 150,000 ölü-kayıp.
28- Amerika (Hiroşima-Nagazaki 1944) 135,000 ölü (atom bombası).
29- Almanya (Namibya 1891) 117,000 ölü-kayıp, 15 bin mülteci.
30- Hassan Turabi (Sudan, 1989-1999) 100,000 ölü-kayıp.
31- Richard Nixon (Vietnam, 1969-1974) 70,000 ölü-kayıp.
32- Papa Doc Duvalier (Haiti, 1957-1971) 60,000 ölü-kayıp.
33- Marcos (Filipinler) 50,000 ölü-kayıp.
34- Hissene Habre (Çad, 1982-1990) 40,000 ölü-kayıp.
35- Vladimir Ilich Lenin (Rusya, 1917-1920) 30,000 muhalif infaz edildi.
36- Francisco Franco (İspanya) 30,000 muhalif infaz edildi.
37- Lyndon Johnson (Vietnam, 1963-1968) 30,000 ölü-kayıp.
38- Hafiz Esad (Suriye 1980-2000) 25,000 ölü-kayıp.
39- Khomeini (Iran, 1979-1989) 20,000 ölü-kayıp.
40- Eski Yugoslavya (1995 Bosna-Hersek) 15 ölü, 7500 kayıp, 45 bin mülteci.
41- Paul Koroma (Sierra Leone, 1997) 6,000 ölü-kayıp.
42- Usama bin Ladin(Dünya çapında,1991-2001) 4,000 ölü-kayıp.
43- Augusto Pinochet (Chile, 1973) 3,000 ölü-kayıp.
44- Efrain Rios Montt (Guatemala) 2,000 ölü-kayıp.
45- Sierra Leone 80,000 mülteci, kayıp rakamı belli değil.
46- Kıbrıs Cumhuriyeti (1912-1974) 25,000 sivil mülteci, 1000'ni aşkın ölü, 100 İngiliz ölü.
47- Yunanistan (Bati Trakya,1923-1990) 400,000 mülteci evlerini terk etti.
48- Bulgaristan (1970-1989) 360,000 mülteci kültürel asimilasyon sonucu evlerin terk etti, 1000 kişi toplama kamplarına alındı.
49- Norveç (1920-1930) Tatar göçmenleri kısırlaştırma ve toplama kamplarında izole etme.
50- ABD –Felluce (2004)
16 Nisan 2014 Çarşamba
Sapına Kadar Mutlu Olun!
Sapına Kadar Mutlu Olun
Ben ağlıyorsam; bana mendil uzat. Dil uzatıp da bana bakarak ‘’ağlama!’’ deme… Mendille gözümün yaşını silecek değilim; ağladıktan sonra burnumdan geliyor… Sanki grip oluyorsun, burnun akıyor. Ağlamak çok garip bir şey! Ağlayan bir çocuğa ağlama diyerek çocuğun gözyaşını dindiremezsin… ‘’Çocuk musun sen ağlıyorsun’’ diyebilirsin. İnsan ağlıyor işte, ağlamasam içim nasıl rahatlayacak? İçimin kirli atıkları bunlar işte… Tutamıyorsun işte kendini; su akıp yolunu buluyor güldür güldür; içimde gözyaşı varsa o da yolunu buluyor paldır küldür… Ve bazı insanların bambaşka yolları var; yolları mutluluğumuzu bozmaktan geçiyor. Ağlatıncaya kadar canını sıkıyorlar…
İnsanların ellerinde sanki tornavida var; canımı sıkıyorlar…
Bilirsin ağlamak da bir iç dökmektir. Ne olacak sanki, bu seferlikte yüzüm gözüm tuzlansın, yüzüm tuz gölü olsun… Yemeğimin tadı tuzu yok bu günlerde; yemeğimin tuzu gözüme kaçtı… Ondan ağlıyorum belki de; belki huzursuzum çok… Lanet olsun; ben bahçemde huzur ekmeye başladığımda; bahçemin suyunu kesmeye çalışanlar var… Anlamıyorum benim huzursuzluğumla nasıl mutlu olabiliyorlar?
Mutlu musunuz?
Sapına kadar mutlu olun!
Yasin Gümbür21.12.2013
18 Şubat 2014 Salı
ORTA ASYA'DAN OSMANLI'YA BİR GÖÇ TEŞEBBÜSÜ - SALİH SÖZCÜ
Türkiye’de Van Erciş’te bir Kırgız köyü olduğunu çoğu kişi ta ki 23 Ekim 2011 gününde olan depreme kadar duymamıştı. Köyle alakalı olarak belgesel tarzı birkaç program yapılmış da olsa kim bilir deprem öncesine kadar kaç kişinin dikkatini çekmiş kaç kişi köyle ilgilenmişti?
Van Erciş’te olan bu Kırgız köyünün adı Ulupamir köyü. Köyün kısa bir tarihçesinden bahsedeyim önce. 1979’da Soyvetler’in Afganistan’ı işgali sırasında Pamir yaylasında bulunan Kırgızlar, burayı terk etmek zorunda kalmışlar. Bir kısmı komşu ülkelere bir kısmı uzak coğrafyalara göç etmek zorunda kalmışlar. Son Kırgız Hanı olan Hacı Rahmankul Kutlu “Aksakal” meclisini toplamış ve göç kararı meclisten çıkmış. Bir kısım Kırgız Pakistan’a göç etmişler fakat iklim şartlarına uyum sağlayamamışlar bir kısmı ise hayatını kaybetmiş. Bazı önderler Türkiye’ye göç etmeyi önermiş. İslamabad’taki Türk elçiliğinden yardım talebinde bulunulmuş. O dönemde Türkiye’de 12 Eylül yönetimi var ve Kenan Evren’e sunulan bu yardım isteği 1982’de kabul edilmiş.1150 Kırgız başta Hanları Hacı Rahmankul Kutlu ile beraber Adana’ya gelmişler. Turgut Özal döneminde Van Erciş’te inşa edilen konutlar tamamlanana kadar Van ve Malatya’nın çeşitli yerlerinde ikamet etmişler. Konutların tamamlandığı Altındere köyüne yerleştirilen Kırgızların talebiyle köyün ismi geldikleri yer olan Pamir yaylasına atfen “Ulupamir” olarak değiştirilmiş. Şu an hala köyde Kırgızlar yaşamakta; gelenek,görenek ve adetlerini sürdürmeye devam etmektedirler.
Ancak, gene Kırgızların Pamir yaylasındaki ataları 1916-1917 yıllarında Anadolu coğrafyasına bir göç teşebbüsünde bulunmuşlar. Çünkü hilafetin merkezi Osmanlı olunca, tüm Türkistan’daki ahali gibi Kırgızlar da Osmanlıyı sığınacak bir liman olarak görmüşler. Göç teşebbüsünün sebebi ise Rusların yaptığı büyük zulümlerdir. O dönem binlerce Türk, boyları ayırt edilmeden Ruslar tarafından katledilmiş.Pamir yaylasındaki Kırgızlar da Osmanlıya göç etmeye teşebbüs etmişler ancak savaş şartları el vermeyince bu göçü gerçekleştirememişler.
Biz bu göç teşebbüsünü, Enver Paşa’nın Orta Asya için görevlendirdiği Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı beş subayın hatıratlarından öğreniyoruz. Bu hatıratı kaleme alan bu beş subaydan birisi, Adil Hikmet Bey’dir. Orta Asya’ya gönderilen bu heyet 1914 yılında yola çıkmış ancak 1920 yılında yurda dönebilmiştir.
Adil Hikmet Bey’in hatıratı ilk olarak “Asya’da Beş Türk” adıyla Arap harfleriyle 16 Haziran 1928-16 Teşrini Evvel ( Ekim) 1928 tarihleri arasında 113 gün süreyle Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş. Daha sonra tefrika edilen bu hatırat 1998 yılında kitap olarak Ötüken Neşriyat tarafından neşredildi. Bu hatırat 5 subayın 1914-1920 yılları arasında Orta Asya’da yaşayıp gördüklerinin yanı sıra bölge halkının Osmanlıya bakış açısını anlatması açısından oldukça önemlidir.

(Hatıratın sahibi Adil Hikmet Bey, 1887'de Derne'de doğmuş, 26 Ekim 1933'te 46 yaşında kalp rahatsızlığından vefat etmiştir.)
Kırgızların göç teşebbüsünün bulunduğu bulunduğu kısmı kitaptan olduğu şekilde nakl ediyorum :
“ …Hüsameddin Bey, Kırgızların Çin Türkistanın’da uzun müddet kalmayacaklarından dolayı, Afganistan ve İran üzerinden Anadolu’ya nakilleri meselesini görüşmeye gelmişti.
Kırgızların Anadolu’ya nakilleri mi ? Bu çok mühim bir mesele idi. Bu saf,çalışkan halûk (iyi huylu) ve sağlam unsurun memleketimize yerleştirilmesi ehemmiyetle düşünülmeli idi. Hele Kırgızların Şarki Anadolu’nun ( Doğu Anadolu) dağlık mıntıkalarına iskânı çok faydalı olurdu.
Anadolu’nun o mıntıkalarında Ermeni ve Kürt unsurlar çokça idi. Ermeniler bu harpte Rus ordularının pişdarı ( öncüsü) olmuşlar ve bizi arkadan vurmağa uğraşmışlardı. Yunanlıların Megalo İdeası gibi onlarda Erivan’dan Ayas’a (Yumurtalık’a) kadar koskoca bir hükümet teşkil ederek,Türkiye ile İran arasında tampon bir hükümet teşkil etmek gayesinde idiler. Böyle bir hükümetin teşekkülü Anadolu’nun büyük Türk dünyası ile olan irtibatını keserdi. Gerçi Ermenilerde şiddetli bir kavmi taassup var idiyse de, hiç şüphesiz istedikleri arazi kendilerine verilemezdi. Çünkü evvela onlar iddia ettikleri mıntıkada zayıf bile olsa ekseriyet teşkil edecek derecede kalabalık değillerdi. Mamafih (bununla beraber) ne olursa olsun iki Ermeni köyü arasına üç Kırgız köyü yerleştirmek,onları mefkürelerine ilelebed veda ettirmek demekti.
Anadolu’nun şark vilayetlerinde sakin olan Kürtler ise şeyhlerin elinde oyuncak olduklarından eskiden beri hükümetin başına gaileler çıkarırlardı. Kırgızlar onları da kıskıvrak bağlarlardı.
Bunlar işin siyasi cihetleri…. Halbuki Kırgızların Anadolu’ya hicretleri bir çok vechelerden münakaşa olunabilirdi. Memleketimiz bunlardan çok istifade ederdi. Saf kanlı ve gürbüz bir kavim olduklarından memleketimize her cihetçe hadim ( hizmet edici) olabilirlerdi. Her şeyden safınazar etsek bile, kilometre başına 8-10 nüfusun isabet ettiği bu mıntıkaların imarı için nüfusa ihtiyaç vardı.
Bu, Avrupa’dan damızlık insan getirmeye benzemezdi ve böyle düşünenleri Kırgız muhacereti memnun edemezdi. ( burada Avrupa’dan damızlık erkek getirilmesini savunan Abdullah Cevdet’le alay ediyor) Fakat bunlar memleketin canına can katarlardı.
Kırgızların göç teşebbüsünün bulunduğu bulunduğu kısmı kitaptan olduğu şekilde nakl ediyorum :
“ …Hüsameddin Bey, Kırgızların Çin Türkistanın’da uzun müddet kalmayacaklarından dolayı, Afganistan ve İran üzerinden Anadolu’ya nakilleri meselesini görüşmeye gelmişti.
Kırgızların Anadolu’ya nakilleri mi ? Bu çok mühim bir mesele idi. Bu saf,çalışkan halûk (iyi huylu) ve sağlam unsurun memleketimize yerleştirilmesi ehemmiyetle düşünülmeli idi. Hele Kırgızların Şarki Anadolu’nun ( Doğu Anadolu) dağlık mıntıkalarına iskânı çok faydalı olurdu.
Anadolu’nun o mıntıkalarında Ermeni ve Kürt unsurlar çokça idi. Ermeniler bu harpte Rus ordularının pişdarı ( öncüsü) olmuşlar ve bizi arkadan vurmağa uğraşmışlardı. Yunanlıların Megalo İdeası gibi onlarda Erivan’dan Ayas’a (Yumurtalık’a) kadar koskoca bir hükümet teşkil ederek,Türkiye ile İran arasında tampon bir hükümet teşkil etmek gayesinde idiler. Böyle bir hükümetin teşekkülü Anadolu’nun büyük Türk dünyası ile olan irtibatını keserdi. Gerçi Ermenilerde şiddetli bir kavmi taassup var idiyse de, hiç şüphesiz istedikleri arazi kendilerine verilemezdi. Çünkü evvela onlar iddia ettikleri mıntıkada zayıf bile olsa ekseriyet teşkil edecek derecede kalabalık değillerdi. Mamafih (bununla beraber) ne olursa olsun iki Ermeni köyü arasına üç Kırgız köyü yerleştirmek,onları mefkürelerine ilelebed veda ettirmek demekti.
Anadolu’nun şark vilayetlerinde sakin olan Kürtler ise şeyhlerin elinde oyuncak olduklarından eskiden beri hükümetin başına gaileler çıkarırlardı. Kırgızlar onları da kıskıvrak bağlarlardı.
Bunlar işin siyasi cihetleri…. Halbuki Kırgızların Anadolu’ya hicretleri bir çok vechelerden münakaşa olunabilirdi. Memleketimiz bunlardan çok istifade ederdi. Saf kanlı ve gürbüz bir kavim olduklarından memleketimize her cihetçe hadim ( hizmet edici) olabilirlerdi. Her şeyden safınazar etsek bile, kilometre başına 8-10 nüfusun isabet ettiği bu mıntıkaların imarı için nüfusa ihtiyaç vardı.
Bu, Avrupa’dan damızlık insan getirmeye benzemezdi ve böyle düşünenleri Kırgız muhacereti memnun edemezdi. ( burada Avrupa’dan damızlık erkek getirilmesini savunan Abdullah Cevdet’le alay ediyor) Fakat bunlar memleketin canına can katarlardı.
Nasıl Hicret Edebilirlerdi?
Hüsameddin Bey, bize bir hicret projesi getirmişti. Bu proje Kırgızlara :
“Anadolu’ya yürüyün!”
Demekten ibaretti. Bunlar dost ve kardaş Afganistan ve İran’dan geçerek atlarıyla, sürüleriyle, servetleriyle yola dökülürlerdi. Esasen dağda bayırda yaşayan Kırgızların muhacereti için büyük projeler yapmaya da hacet yoktu. Ne çare ki o esnada bu kabil değildi. Memleketimiz harpte idi. Şüphesiz iaşe (yiyecek) buhranı da olmalı idi. Bu azim muhaceret işi açlıkla nihayet bulurdu.
Hüsameddin Bey diyordu ki :
“-Kırgızları buradan Anadolu’ya nakl etmekle hem onlara, hem memleketinize hizmet edilmiş olunacaktır. Bunlar mert ve çalışkandırlar. Az zamanda müstahsil (üretici) olurlar. Bundan başka buralardan Anadolu’ya başka ahali dahi gelebilir. Mesela Hoten’de, Kaşgar’da ve Altışehir’deki Türklerin bir kısmını Anadolu’ya nakl etmek çok kolaydır. Çin hükümeti böyle bir muhacerete mani olmayı düşünemez bile… Hoten Türkleri halıcıdırlar. Bu takdirde esasen Anadolu’da mevcut olan halıcılık sanatı birden bire yeni bir hayat kazanır. Buralarda hiçbir Türk yoktur ki, böyle bir muhaceret teşvikine karşı kulaklarını tıkasın. “
“- Fakat şehirlerin ahalisi Kırgızlar gibi Afgan, İran üzerinden nasıl giderler ?
“- Haklısınız. Yalnız düşünmek lazımdır ki, Türkistan ile Türkiye arasındaki yol yalnız Afgan-İran tariki ile değildir. Türkiye bu muhacirlere karşı kollarını açsın. Onlara ‘Gel!’ desin. Onlara yer yurt vereceğini söylesin. Geri tarafa karışmasın. Onlar şimalden (kuzeyden) Rus şimendüferleriyle (trenleriyle) giderler. Cenuptan (Güneyden) Hindistan tarikiyle haccetmek bahanesiyle giderler. Hasılı binbir yol bulurlar. Bu cihetleri uzun uzun düşünmek bile fazladır. “
“Hüsameddin Bey, iki gözüm ! Henüz çok gençsiniz. Tecrübesizsiniz. Meseleyi basit addediyorsunuz. Halbuki muhaceret meselesi akvam-ı ibtidaiyye (ibtidai kavimlerde) olduğu gibi besasetini ( basitliğini) kaybetmiştir. Bunun içinde yorgunluğu var, açlığı var, hastalığı var. Buradan Türkiye’ye giden muhacir kafileleri yolda üçte ikisini kaybederler.”
Hüsameddin Bey sözümü kesti:
“ – Adil Bey” dedi. “ Bu kadarcık mütalaayı benim henüz inkişaf etmeyen dimağım da muhakeme edebilir. Bu cihetleri ben de düşünüyorum. Fakat Kırgızlar için bu düşünce hiç varid değildir. Onlar mutad (alışılmış) hayatlarını bozmadan dağdan dağa aşarak kendileri giderler. Şehirlere mensup Türkler ise kendi hesaplarına medeni vasıtalarla giderler. Merak etmeyiniz.”
Hüsameddin Bey’in temenniyatını kabul edecek mevkide değildik. Şu anda meselenin tatbik kabiliyetini göremiyorduk. Harpten sonra düşünülürse olurdu. Şimdilik şehirliler arasında böyle propagandaya girişmek icab etmezdi. Kırgızlar da Kerenski’nin ilan ettiği umumi aftan istifade ederek eski yurtlarına avdet etmeliydiler.
Hüsameddin Bey, Anadolu’ya muhaceret meselesi hakkında bizden yardım bulamayınca müteessir oldu. Düşündü, düşündü, tekrar Kuçar’a avdeti kararlaştırdı.
Muhaceret Meselesi Mühimdir
Muhaceret meselesi ihmal olunacak bir şey değildi. Anadolu ahalisi asırlardan beri mütemadi (arasız) harplerin verdiği acılarla müteelim (elemli) idi. Senelerce köylerinden uzak yaşayan Anadolu uşakları çok zayıf düşmüşlerdi. Memlekette işlenecek çok büyük arazi vardı. O zaman umumi nüfusumuz henüz hakiki olarak hesap edilmemiş ise de, Anadolu’da biraz dolaşanlar köylerin birbirine saatlerce uzaklarda olduklarını görerek nüfus ihtiyacını takdir ederlerdi. Umum Anadolu’da beher kilometre başına isabet eden nüfus miktarı vasati olarak herhalde ona varmazdı.
Hele şark ve cenup vilayetlerimizde nüfus nedreti (seyrekliği) çok aşikardı. Bunlara ilaç aranırken en evvel gelecek nüfusun ırken, lisanen, bünyeten Türk olması lazımdı. Bu unsurları Asya’nın göbeğinde mebzul olarak bulmak mümkündü. Hem de bunları celb etmek için büyük masraflar icab etmezdi. Fakat biz buna nasıl karar verebilirdik? İş yalnız bizim arzumuza kalmış olsa idi, hemen kırk elli bin kişilik kafileler teşkil ederek şimdiden bunları birbiri ardınca sevk ederdik. Ancak bu bir hükümet işi idi.
Hükümetimizin bu andaki vaziyetini bilmiyorduk. Umumi harp bütün cihanı şirazeden çıkarmıştı. Hükümetimizin, gelecek misafirlere hiç olmazsa:
“– Buyurun!”
Diyebilecek hali olmalı idi. Bizce her şey meçhuldü. Hüsameddin Beye muvafık cevap vererek hemen işe başlamak, kendi ırkımızı kırdırmağa sebep olabilecek kadar tehlikeli olabilirdi. Hasılı bu işe muvafakat edemedik. Edemezdik. Meseleyi âtiye, daha müsait günlere terk etmeliydik. “
( Son Kırgız Hanı Hacı Rahmankul Kutlu. d.1913 Pamir - ö.1991 Erzurum)
Benzer sebeplerden dolayı göç etmek durumunda kalan Kırgızlar Türkiye’nin 1916-1917 yıllarına göre daha müreffeh olması sayesinde ancak 1982 yılında yani; 65 yıl kadar sonra bu göç hareketini gerçekleştirmişlerdir. O dönemde Kırgızların Osmanlı’yı tercih etmelerinde başka bir sebep de Anadolu’yu anayurtları gibi görmeleriydi. Zaten son Kırgız Hanı Hacı Rahmankul Kutlu’nun vasiyetinden de artık burayı vatanları olarak benimsedikleri anlaşılmaktadır.
SALİH SÖZCÜ
HAFTANIN KİTAP ÖNERİSİ: TIKLAYINIZ...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







