7 Mart 2015 Cumartesi

Edip Cansever ve Varoluşçuluk

Medüza

Derin, sessiz, iyi böylece
Güz, ölülerini bırakan kuşlar
Yer kalmadı acıya ülkemizde
Derin, sessiz, iyi böylece
Gün ortası alacakaranlık bakışlar.

Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz
Biz o renksiz, o yalnız, o sürgün meduzalar
Asar söylediklerimizi çeker gideriz
Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz
Kıyısında camların bozbulanık rakılar.

Çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla
Yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer
Sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter
Ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur
Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler.

Edip Cansever
Kaynak: Yerçekimli Karanfil - 1957

Varoluşçuluk veya egzistansiyalizm, genel olarak psikolojik ve kültürel devinimlerin; bireysel deneyimlerle birlikte var olabileceğini savunan felsefe akımı. Erdemlilik ve bilimsel düşünce birlikteliğinin insan var oluşunu anlamlandırmak için yeterli olamayacağını ve bundan dolayı mevcut birlikteliğin gerçek değer yargıları içinde yönetilen ileri düzey bir ulam (felsefi kategori) olduğu düşünülmüştür. İnsan yaradılışını anlamlandırma kesin olarak bahsedilen bu otantik gerçeklikle mümkündür. Varoluşçuluk, 19. yüzyılın ortalarında, baskın sistematik felsefeye karşı bir tepki olarak doğmuştur. Søren Kierkegaard'ın genel olarak ilk varoluşçu filozof olduğu görüşü hâkimdir. Aynı zamanda Varoluşçuluk, İkinci Yeni'yi etkileyen en baskın akımdır.

Medüza, Varoluşçuluk felsefi anlayışı içinde, yeryüzüne âdeta atılmış olan insanın kendi benliğini kurması izleği üzerine kurulmuş bir şiirdir. Şiir, insan-evren, insan-toplum ilişkisi üzerine kurgulanmıştır. İnsana her şeyden çok değer veren, ona sınırsız özgürlük alanı tanıyan bu akımda kişinin varoluşunun farkında olması istenir. Edip Cansever, modern hayat içerisinde kişinin yeryüzündeki bunaltısını, yalnızlığını karamsar bir tablo içinde anlatır. Varoluşçuluk akımına göre kişideki iç sıkıntısının sebebi, hiçlik, saçma, bulantı ve tiksinmedir. Medüza imgesi hayata karamsar bakan, umutsuz, bunalımlı insan tipolojisini temsil eder. Kendisine ve dünyaya yabancılaşan insanoğlu, varoluşu için sürekli mücadele içerisindedir. Kişi, bu mücadeleyi kazanıp yalnızlığını ortadan kaldırmak, ülkesini ışığa kavuşturmak zorundadır. İnsanoğlu, varlığını ortaya koyduğu zaman kirlilikten, günahlardan ve Medüzalaşmaktan kurtulacaktır.

Şiire varoluşçu bakışın yapıldığı son paragraf Adıyaman Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde görevli olan Yrd.Doç.Dr. Mustafa Karabulut'tan alınmıştır. Teşekkürler...

27 Şubat 2015 Cuma

Eşref Yener Baykuşta Yangın Tekrarı Kitabı Hakkında


''Baykuşta Yangın Tekrarı'', Eşref Yener'in ilk kitabı. 2013 Cemal Süreya Şiir Ödüllerinde dosya dalında özendirme ödülüne ''değer bulundu.'' Aklıma ünlü basketbol efsanesi Dikembe Mutombo'nun bir sözü geldi: ''Eğer asansörle 8. kata çıktıysanız, asansörü tekrar giriş kata gönderin. Başka biri de yükseklere çıkmak isteyebilir.'' Sanırım Cemal Süreya Ödülleri ''asansörü'', kamuya açık bir alanda değil. Daha çok aynı aile bireylerinin kullandığı tapulu bir eşya gibi. Ödüller güzeldir. Şiiri bilmeyen okuyucu için kapakta yazılan ''Bu Güzel Kitap Haberin Ola Şiir Ödülü (!)'', okuyucunun cebinden 10 lira azalmasına, çantasında 20 cm yer kaplamasına ve hayatından 6-7 saat çalınmasına sebep olur. Yazarı için de o ödül, biyografisinin bir cümle şişmesi demektir, daha fazlası değil. Ödüllere çok fazla önem veren şiir değerlendirmecilerimiz (sadece bu kelime karşılıyor o kişileri) var.Belki kendileri de ödül ''aldıkları'' için olabilir, bilmiyorum. Ama bu işe artık bir son vermeleri lazım. Ya bu işi edebiyat konjonktürünü iyi bilen ve gelecek nesillere bir kitap değil, bir yazar bırakmak isteyen kişilere bıraksınlar ya da ödüller için boş yere masraf yapmasınlar. Ödüllere değer veren değerlendirmecilerimiz pişirip pişirip 1946 CHP Şiir Ödüllerini savunma olarak kullanmasınlar. Neymiş? Cahit Sıtkı birinci, Attilâ İlhan ikinci, Fazıl Hüsnü Dağlarca üçüncü olmuş. Tamam da, prestijli diye addedilen en az 3 ödül var. Her birini yirmi yıldan hesaplasak, 60 ödülde bir Cahit Sıtkı çıkarmak övünülecek şey mi utanılacak şey mi? Prestij katan ney? Uzun yıllardır sürdürülüyor olması mı, ödülün ismindeki yazar mı (bu savunulamayacak kadar kötü), ödülü daha önce kazanmış yazarların edebiyatımıza olan katkıları mı? Eğer ortada bir prestij katan bir durum olacaksa bu; ödülü daha önce kazanmış yazarların edebiyatımıza olan katkıları olmalı. Ancak böyle bir şey olmadığına göre ödül ve yazar ilişkisini daha sağlıklı bir biçimde ele almamız gerekiyor. Genç yazarların gelişimine katkısını sorgulamamız gerekir. Tabiki, bu durumu yazarlar özelinde değerlendirecekler olabilir. Ama böyle bir değerlendirme bizi doğru sonuca götürmeyecektir. ''Oldum'' dedirten her ödül, her durum, her övgü genç şairi ilerleten değil, duraksatan şey olacaktır. Sizi yazımın ikinci cümlesindeki ''değer bulundu'' -cümle olduğu gibi kitaptan alınmıştır- ve ödülü ''almak'' arasındaki uçurumu düşünmeye davet ediyorum.

Kitaba geri dönecek olursak; kelimelerden başlamak istiyorum. ''Yani'', ''şu demek ki'' anlamında bir kelime. Şiirde son derece rahatsız edici bir kelime. Bunun Türkçesi şu: ''Ben olayı anlatamadım, bir de bu cümleden anla anlayabilirsen (!)'' İşte kitaptan bir örnek: Kıyı kenar yaratıklardan olma gecede / O tekinsiz adamlar o tekinsiz elleriyle ararlar bir rahatlamayı / Bir rahatlamayı bir rahatlamayı / Oyuklarının biçimini yani ilkel ölümle.(syf.42)  Kıyıyla kenarın aynı anlamda olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Bu çok bariz bir hata. Eşref Yener'e şunu sormak istiyorum: Sizin şiirinizde ''sahi'' kelimesi sığınacak bir liman mı? Ne zaman şiirde kurgu bitiyor, alttan sahi kelimesiyle başlayan bir cümle duyguyu başlatıyor. Hep aynı kelime etrafında dönmek açık bırakılmış bir kombiyi andırıyor. İnsan bir süre sonra sıcaktan patlıyor. Şiir bir fotoğraf değildir. İkisi de ayrı birer disiplin. ''Baykuşta Yangın Tekrarı''ndaki çoğu şiir fotoğrafa giriyor, ancak çıkamıyor. Bu bana Servet-i Fünûn şiirini hatırlattı. ''... sen kıpırtısız gözlerle / sandalyenin bulanıklığı ve ağarmışlığından / iç içe geçmiş kent insanlarından bahsediyor / yuvarlak masaya hasretle bakıyordun...'' (syf. 64) Şiirin en önemli vasıflarından biri de basit göstermektir. Kelimelerle o kadar oynanmış ki -hatta bazı yerlerde kelime ithal edilmiş!- okuyucuyu rahatsız etmemesi mümkün değil. Şiirlerin kendi içinde bütünlükten yoksun olması kaçınılmaz son olmuş. Çünkü kelimeler ne ses frekansı vermeye müsait, ne düzen bozmaya ya da düzeni kurmaya müsait. İyi hayaller var -ya da ben öyle ümit ediyorum- ancak okuyucu bir hayale dalmışken o hayalin bir yerinde sözlüğe bakıyorsa hayal bir bütün oluşturamayacaktır. Rüyanın en güzel yerinde uyandırılmak gibi bir şey. Öyküleme tekniğiyle yazılmış birkaç şiir var. Bence kitabın da en iyi yanı burası. Eşref Yener'e tavsiyem bu tekniği daha sık kulanması. Gece Kadınları (syf. 44) Eşref Yener'in bu tekniği daha iyi yapacağının ispatı gibi.

Ödülün isim babası Cemal Süreya ile Eşref Yener arasındaki bir -belki de tek- benzerlik gözüme çarptı. Yazar için ne kadar artıdır, ne kadar eksidir, ne kadar kasıtlıdır, ne kadar tesadüftür bilmem. Cemal Süreya'nın Bir Çiçek adlı şiirinden: Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda... Bu da ''Baykuşta Yangın Tekrarı''ndan: esmer bir köy minibüsünde yolları izliyorum... (syf.21)

Fatih Balcıoğlu

Dil ve Edebiyat 2014 Şiir Yıllığından Alıntıdır...

Ümit Zeynep Kayabaş Gün Bitti Kitabı Hakkında

''Gün Bitti'', Ümit Zeynep Kayabaş'ın Kağıttan Evler(2010) ve Saati Geri Aldım (2012)'dan sonra üçüncü şiir kitabı. Ümit Zeynep Kayabaş şiiri için bir bütün diyebiliriz. Her kitabından sonra ikişer yıl ara veriyor olması ona bir şeyler kattığını gösteriyor. Bazı şairler var ki, iki değil 12 yıl bile bir şeyler katmıyor onlara. Tekrar, çağımızın en büyük sorunu. Aynı hayaller, aynı işleyiş. Tekrar budur! Aynı hayallerin işlenmesi sorun teşkil etmez. M.Ö. 2000 yılındaki hayalleri halen işlediğimiz konusunda aynı fikirdeyiz sanırım. Ancak aynı hayaller aynı işleyişle devam ettiği müddetçe Türkiye'de çekilen filmlerdeki durumu yaşıyoruz. Kahramanın kafasının etrafından binlerce kurşun geçiyor, ancak birisi bile kafasına isabet etmiyor! İşleyiş aynı hayalin etrafında devamlı dönüyorsa onu öldürmeniz gerekir. Buradan hareketle şunu diyebilirim ki: Hayal, şiirde bir flamingo kuşunun bir ayağı, işleyiş diğer ayağıdır. Eğer aradaki dengeyi tutturamazsanız, flamingo kuşunu (şiiri) uçuramazsınız. Ümit Zeynep Kayabaş, hayali işleyişle birleştiren birisi. ''Gün Bitti'' kitabına baktığınızda Kağıttan Evler ile başlayan yoldaki taşları, yolundan yavaş yavaş kaldırdığını görebiliriz. ''Gün Bitti'' bağıran bir kitap değil. Daha çok, yıllardır konuşmayıp biriktiren ve içindekileri sessiz sessiz anlatan bir kitap. Dinler tarihinden birçok şair yararlanmıştır, ancak bu kadar fazlasını ilk defa görüyorum diyebilirim. Kitabı elinize aldığınızda gözünüzü kapatın ve herhangi bir sayfayı açın. Mutlaka karşınıza Hz. İsa, Hz. Musa ya da Hz. Nuh çıkacaktır. Kültür tarihinden de kıvamında yararlanmayı bilmiş Ümit Zeynep Kayabaş. Kitabın en belirgin özelliklerinden biri de renklerin şiirlerde kullanımı. Birkaç örnek: ...Bardağın boş haliyiz bitirdiğimizde maviyi. (syf.24) ...İntiharın yastığı beyaz olmasaydı (syf.25) Ümit Zeynep Kayabaş ara cümleleri daha az kullanması gerekir diye düşünüyorum. Kitaba adını veren Gün Bitti şiiri ara cümlelerin saldırısına uğramış gibi. Ayrıca bazı yerlerde kafiye kullanımı çok vasat. Sanki söylenecek bir şey bulunamamış da kafiyeye sığınılmış gibi bir izlenim veriyor: Leylak kokulu özlemlerim yıkıyor mevsim duvarlarını / Ve denizin geceye kapanışı / İşte bu müzik bu tını -döndürüyor başımı / Bu yalnızlık, ömre kondurulmuş virgül -aşkın son dansı- / Tepelerde açan güllerin devrim çılgınlığı. Beş duyuya seslenebilmesi Ümit Zeynep Kayabaş için büyük bir avantaj. Bunu sürdürebilmesi dileğiyle. Savaştan kalma değil bu yara/intihardan / Yeni çıktım kaburga kemiğindeki imtihandan / Şimdi çocukken öptüğüm ellerin duasındayım. (syf. 21)

Fatih Balcıoğlu

Dil ve Edebiyat 2014 Şiir Yıllığından Alıntıdır...

26 Şubat 2015 Perşembe

Hasan Hüseyin Korkmazgil - Akarsuya Bırakılan Mektup

................... incecikti
................... gül dalıydı
................... dokunsam kırılacaktı
................... dokunmadım
................... kurudu

gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç

Hasan Hüseyin Korkmazgil
Akarsuya Bırakılan Mektup

25 Şubat 2015 Çarşamba

Yeni Başlayanlar İçin Metafizik - Cahit Koytak


Şairin kaderi şiiridir
ve işini iyi yapanların kaderi
kendilerine yazdırılır.
Modern şiirin sınırlarını genişleten Cahit Koytak şiiri, bu kez Yeni Başlayanlar İçin Metafizik başlığı altında hakikatin özünü, varlığın ruhunu keşfe çağırıyor okuru. Kainatı şiir gören, şiir bilen, şiire dönüştüren bir şairden; aklın ve ruhun yaralarını saracak, soruları çoğaltıp cevapları sağaltacak bir kitap.
Hangi kitabı okurken, ruhun,
Çeşmenin önündeki kap gibi
Tanrıyla dolup taşıyor – ya da
Yağmurun altında kül gibi
Sevgiden ve erinçten eriyip akıyorsa,
Korkma, oku o kitabı,
Korkma, o kitap sana indirildi.
-Cahit Koytak-
“Başka bir yaşam kültürü içinde gördükleri için Cahit Koytak’ın şiirlerine uzak duranlar, yaşayan bir büyük şairi tanımamış olurlar.”
-Semih Gümüş-
“‘Yüzyılın demek belki aceleci olur, ama onyılların en önemli şiir kitabı olduğu duygusuna kapıldım.”
Sevan Nişanyan
“Koytak’ın şiirlerini tehlikeli ustalık ürünleri olarak görüyorum. Koytak’ın şiirlerini el yazısı olarak değil, aynı zamanda alın yazısı olarak yazdığını da düşünüyorum. Bu onun nasıl bir vicdana sahip olduğunun gösteriyor. Sadece kendi dünyasını değil, farklı dünyaların şiirlerini kaleme alıyor.”
-Haydar Ergülen-
***
Merdiven
böyle fısıldıyor GüzelSözlerinCini:
- “bu merdivene çıkmayın,
bana kalırsa, efendimiz!
ağaçtan kendiliğinden düşen meyveleri 
toplayın yeter bize.
yahut uzanabildiğiniz dallardakileri…
çünkü merdiven ağacın içinde bitecek
gibi gözüküyor, ama 
ağaç nerede bitiyor,
göğün kaçıncı katında,
bu belli değil.
ille de çıkmak istiyorsanız, 
belinize ip bağlayın bari, 
başınıza kask geçirin, 
dizlerinize de dizlik, efendimiz,
dizlerinize de dizlik!”
4 Aralık 2010
EKİM GÜNLERİ
ekim ayı da böyle geçip gitti,
çullarını sürüyen bir meczup gibi
yalpa vura vura…
hırsından ağlıyor mu,
keyfinden gülüyor mu, belli değil.
ve şiir… şiir de öyle.
sanki göğün sofrasından,
kadeh kadeh içip kalkmış da yine
bastığı yeri görmüyor,
ettiği sözü bilmiyor.
böyledir güzün halleri,
elemin fazlası sarhoş eder;
bırakırsan, önce dizginsiz coşkuya,
sonra kendini yüceltmeye
çeker götürür ve kandırır seni;
aa, buluta benziyorum,
yağmura benziyorum,
ağaca benziyorum! sanırsın
ve unutur gidersin
insana benzeyip benzemediğini.
dağa taşa, kurda kuşa
dağılmış görürsün kendini,
yitik benliklerini…
ve beklersin,
dönüp gelsinler kovana
arı oymağı gibi.
böyle geçer ekim günleri.
kasım ayına gelince,
kendinle aranda belki
aklın keseliden beri
aşılmayı bekleyen
karlı bir dağ gibidir kasım ayı.
25 Ekim 2007
TOZ DUMAN
bütün bu yılkılar, bufalo sürüleri:
kalplerimizi tepip,
kafa kemiklerimizi zonklataraktan
üstümüzden akan
bu dalga dalga gündüz,
katman katman gece…
bu, dur durak bilmeyen,
bu çitlerle çevrilemeyen
düşünce sürüleri,
çekirge sürüleri…
dünyayı ayağa kaldırmadan,
zihnin yamaçlarından
derin uykulara kayan
bütün bu başıboş varoluşlar…
bütün bu uykular, bu uyanışlar,
bu rüyalar, gerçekler, oyunlar
böyle akıp giderken,
akıp giderken üstümüzden
ve içimizden,
kimden öğreneceğiz, peki,
ne olduğumuzu, niye olduğumuzu,
sen olmasan?
çünkü peygamberleri kovduk
ve azizlerimiz sirklere kiralandı!
kimden isteyeceğiz, her gün,
her yıkılışta, önce yeniden biçim,
sonra can verip ayağa kaldırmasını
toynakların altında dağılan,
tozuyan balçığımızı?
Şubat 2002
DÜŞÜŞ
ağaçlar ve kuşlar şaşıracak,
taşlar şaşıracak,
melekler ve cinler şaşıracak,
cennette huzurla dolup taşan
ebedî, kıpırtısız bir günün ortasında
çıkıp ademoğlunun Tanrı’nın huzuruna
nice övgülerden, ululamalardan sonra,
“ister ateşin kıyısında olsun,
ister varla yok arasında,
bize ölümlü ruhlarımızın
kök sürüp boy attığı
tensel zamanı bahşet!
yahut izin ver,
yerin tozlu, dikenli yollarında
onu biz arayalım!”
diye yakardığında
ağaçlar ve kuşlar şaşıracak buna,
taşlar şaşıracak,
melekler ve cinler şaşıracak,
ama suyu ve susuzluğu,
tutkuyu doyumsuzluğu,
gülmeyi, ağlamayı yaratan,
sözcüklerle oyunlar oynamayı,
demiri dövmeyi, taşı yontmayı,
kan dökmeyi ve kavram üretmeyi
insana öğreten Ulu Tanrı
o gün kuluna acıyacak
ve sözcükleri
dünya renklerine batırıp
cenneti baştan aşağı
yeniden boyayacak.
Temmuz 1999
ŞEYLER VE SAYILAR
Tanrı gündelik hayatı yaratırken
neden bu kadar sert ve katı
malzemeler kullandı?
şeyleri yaratırken, neden,
bu kadar fazla sayı
ve bu kadar çok ağırlık;
yolları ve geçitleri döşerken,
neden, bu kadar fazla kıvrım,
bu kadar iniş çıkış
ve bu kadar uzaklık kullandı?
kısa, yalın bir öykü
ve tüy gibi hafif sözler,
tüy gibi hafif ölüm arayalım diye mi?
tüy gibi hafif akıl,
tüy gibi hafif yürek taşıyalım
ve yürekten öteye,
akıldan öteye uzanan yollar
keşfedelim diye mi?
yolların ortasında, çokluklar arasında
kendimizi kimsesiz hissedince,
yanımıza, yöremize,
sonra içimize bakmayı
ve görmeyi öğrenelim diye mi
bir ve bütün olanı orada?
toz duman, patırtı, hezeyan arasında
kendi ruhumuzda arayalım diye mi,
taşı suya, suyu söze,
sözleri de ezgiye
ve varoluşa çeviren
yaratıcı soluğu?
Ocak 2002
‘METAFİZİK’
Akıl beni uydulaştırmaya kalkıyor
Ve teleskopuyla
Topuğumdan nişan alıyor bana.
Ama ben her defasında,
Sıyrık bile almadan
Çıkmasını biliyorum
Bu gizli kapışmadan.
Küçültüyorum cüssemi çünkü,
Her sadmede biraz daha, biraz daha
Küçültüyorum oyundaki rolümü,
Sesimi, repliklerimi…
Her sahnede biraz daha,
Biraz daha küçük bir muammaya
Ve böyle böyle giderek
Samanlıkta iğneye
Dönüştürüyorum kendimi.
Hopluyor zıplıyor, fokstrot yapıyorum,
Bachata yapıyorum gözlerinin önünde,
Burunlarının ucunda
Hırslarından dizlerinin üstüne çöken
Aklı keskin nişancıların.

http://www.birazoku.com/yeni-baslayanlar-icin-metafizik 'tan alıntıdır...

11 Şubat 2015 Çarşamba

BANYO - FATİH BALCIOĞLU

Tarihe gömülen bir devletsin

Mermer bir okyanusa ülke kurmuşsun
Marşların sessiz,
Bayrağın kandan
Titreyen dualara yuva olmuşsun

Sanki bir kesit
Ağıttan alınmış.
Geminin yelkeninde kibrit kadar kağıt
İsmindeki harfler üstüne sarılmış,
Özgürlüğe kanat çırpıyor.

Ölüm son banyodur
Nasıl yıkanırsan yıkan
Toprakların acıdan sarsılırsa
Depremden değil
Geride bıraktığın kişilerin gözyaşlarından.

FATİH BALCIOĞLU

Dil ve Edebiyat Dergisi'nin Şubat 2015 sayısından alıntıdır

10 Şubat 2015 Salı

Hotel Rwanda Filmi Üzerine

I. Ön Bilgi: Ruanda Gerçekleri 

-     Raunda 1890'da Almanya himayesine geçti. 
-     Birinci dünya Savaşı sonunda ülke yönetimi Belçika hükümetine devredildi. 
-     Belçika, ülke halkını yüz şekillerine ve sahip oldukları hayvan sayısına göre Tutsi ve Hutu olmak üzere iki kabileye böldü. 
-     Ruanda vatandaşı olan herkese kabilesine göre kimlik kartı verilmeye başlandı. 
-     Belçika ülke yönetimini daha zengin ama azınlık (nüfusun %9 u) olan Tutsiler ile birlikte sürdürdü. Hutu Kabilesi mensuplarına devlet memurluğu ve yüksek öğrenim yasaklandı. 
-     1959 yılında çıkan ilk Hutu ayaklanması sonucunda Tutsi Hükümeti Devrilerek yerine Hutu hükümeti kuruldu. Tutsiler mülteci olarak komşu ülkelere sığındı. 
-     Hutu hükümeti ilk icraat olarak Tutsiler'in vatandaşlık haklarını nüfus oranlarına göre kısıtlamaya başladı. 80'lerin sonunda sürgünde yaşayan Tutsiler'in sayısı 500 bin civarına geldi. Tutsiler organize olarak 1990'da “Ruanda Yurtsever Birliği” adı altında Hutu hükümetine karşı silahlı mücadele başlattı. 
-     İç savaş 1992 yılında imzalanan ateşkesle sona ermesine rağmen ülkedeki “Interahamwe” adı altında Hutu silahlı milisleri Tutsiler'e karşı yıldırma ve baskı politikası sürdürmeye devam etti. 
-     5 Nisan 1994 gecesi Hutu Devlet Radyosu “Yarın çok şey değişecek” anonsu yaptı. 
-     Ertesi gün Hutu devlet başkanı'nın uçağı başkent Kiyali'ye inerken düşürüldü. 
-     Aynı gün soykırım başladı. Üç ay içerisinde yaklaşık 800 bin ile 1 milyon arası Tutsi öldürüldü. 
-     11 Nisan günü tüm beyazlar ülkeden çıkarıldı. BM'de yabancıların iş yerlerini korumakla görevlendirildi. 
-     Araştırmacı gazeteci Linda Melvern, “İhanete Uğrayanlar” kitabını yazdı. Londra'da küçük bir yayıncı kitabı bastı. 
-     Rwanda'daki BM gücünün generali Romeo Dallaire, “Şeytanla El Sıkışmak” kitabını yazdı. Dallaire, Amerikan ordusundan gönderilen Kanadalı bir askerdir. 

II. 

Güç, üstünlüğün ifadesi olmasının yanında kültürel ve siyasi gelişmelere yön verilmesiyle kendini hissettirir. Gücü temsil edenlerin yaşattıkları ya da yaşananlara karşı duruşları genelde olayların yaşadığı dönem içinde olayların gündeme gelmemesi ve gelişmelere duyarsız dururlar. Olaylar gündem olsa da gelişmelere yön vererek durumu lehlerine çevirirler. Kitlelerin ilgisizliği ve bilgisizliğinden yararlanılarak ellerindeki araçlarla zihinleri kontrol altına alırlar. Kitlelerin olaylara nasıl yaklaşması, olaylar karşısında neler hissetmesi gerektiğini sinema yoluyla empoze ederler. Bu durumun sadece zihinlerin kontrol edilmesi olmadığının kanıtı, seyircilerin yaşanan acılara, katliamlara duyarsız kalışlarıdır. 
Beyazperde, kitlelere ulaşmanın en kolay yollarından biri. Beyazperde'nin karşısında koltuğuna yayılan seyirci genelde pasiftir. Zihnini ve duyguları ekrandaki karelere teslim etmiştir. Karelerdeki her şey seyircinin kendisine düşenleri alması yönüyle hareket eder. Meraklı seyirci, beyazperde gördüklerini ölçü alarak, haklı-haksız, doğru-yanlış tartışmasına girer. Ve kararını gördüklerine göre verir. Olayların etkisinde kalan seyircinin duygusal etkileşimi sinemanın çıkış merdivenlerini adımlarken geçici olarak yaşadığı duygusal anlardır. Kapıdan çıktıktan sonra kalabalığı karışmasıyla duygusallık biter. Hele seyrettikleri on yıl önce yaşananlarsa, seyirciden tepki beklemek daha da zorlaşıyor. Çünkü bugün insanların öldürülmesine, işkence edilmesine, hor görülmesine, sömürülmesine sesini çıkarmayan, tepki göstermeyen, sessiz kalanların on yıl önce yapılan bir soykırıma duyarlı olmasını beklemek hayalden başka bir şey değildir. 
Bütün bunları on yıl önce 1994'te Rwanda'da meydana gelen ve bir milyona yakın insanın ölümüyle sonuçlanan, Don Cheadle'ye “En İyi Erkek Oyuncu” dalında Oscar ödülü kazandıran, yönetmeni politik senaryolar ve yapımlarla tanınan Terry George'nin “Hotel Rwanda” filmi için söyledim. 
Filmin konusu Şöyle: “1994 yılında Rwanda'nın Hutu cumhurbaşkanı Juvenal Habyarimana'nın uçağının Kigali Havaalanı üzerindeyken düşürülmesi üzerine Hutular'ın, Tutsiler'i öldürmeye başlıyorlar. Bu sırada Rwanda'nın başkenti Kigali'de sahibi Belçikalı olana dört yıldızlı Hotel Des Mille Collines'in işletmekte olan Hutu Paul Rusesabagina, Tutsi asıllı eşi Tatiana ve çocuklarının aralarında bulunduğu bin 268 Tutsiyi otelinde saklayarak, Hutu militanlarının eline geçmelerine engel olur. Bu esnada Paul'un rüşvet verdiği, hotelinde misafir ettiği politikacılar, iş adamları, askerler, gazeteciler olayları görmezden gelerek, yarım etmezler.” 
Film, yaşanmış tarihi bir olaydan uyarlamıştır. Tarih filmi yapmak zordur. O günleri objektif ve doğru yansıtmak adına. Ayrıca tarih filmlerinin konuları genelde sıradan ve basit olurlar. İzleyici için cazibeli hale getirmek zordur. İzleyici macera, aşk, gizem, aksiyon ve teknolojinin nimetlerini görmek ister. Ama tarihi filmlerde bu yoktur. Daha çok didaktik ön plana çıkar. Dolaysıyla böyle filmler seyirci tarafından pek ilgi görmez. Bir de seyirci gerçeklerle yüzleşmekten hoşlanmaz. Belki özlem ve ayrılık acısıyla yanıp, tutuşan sevgililerin haline üzülür ve bütün ilgini verir, ama masum insanların evlerinden çıkarılmasına, çocuk-kadın demeden katledilen mazlumların haline aynı dikkat ve ilgiyle yaklaşmaz. Bundan olsa gerek Hotel Rwanda sinema salonlarında istenen ilgiyi görmedi. Katliamın yaşandığı 1994 yılında kamuoyunun ve medyanın oralı olmaması gibi. 
Medeniyet, özgürlük, demokrasi ve insan hakları diye ortalığı birbirine karıştıranların bir milyon insanın katledilmesine göz yumması gibi. Bu ister çaresizlik ister tepedekilerin müdahaleye izin vermemesi olsun yakın tarihte bir insanlık ayıbının yaşandığı gerçeği karşımızda duruyor. 
Afrika'nın kimliksizleştirildiğinin en güzel örneğidir Hotel Rwanda. Çünkü iki etnik grup aynı geleneklere sahip, aynı dili konuşuyor, ortak tarih – kültür ve geçmişe sahip, yüzyıllardır aynı okullara gittiler, aynı işlerde çalıştılar, birbirilerine bitişik evlerde yaşadılar. Buna rağmen nasıl oluyor da bu insanlar birbirlerine karşı kin ve nefret doluyorlar. Gözlerini kırpmadan birbirlerinin boğazını kesiyorlar. Bu manzara Avrupa ve Amerika Bölgeleri dışında birçok coğrafi bölgede yaşanıyor. Halbuki Amerika sayısız etnik yapıdan oluşuyor. Beyazlar ya da Avrupalılar girdikleri her yerin halklarını birbirine düşürüyor. Olaylar başladıktan ve bitene kadar seyrediyor. İnsanların birbirilerini öldürüp, güçsüz kalmaları sağlanıyor. Sonra ise bir şey yapamadıkları için özür diliyorlar. 
Beyazlar her zaman kendilerini garantiye alıyorlar. Rwanda'daki olaylar başladığında beyazlar ülke dışına çıkarılıyor. Beyazların iş yerleri BM tarafından korumaya alınıyor. Diğerlerine ne olduğu umurlarında değil. Beyazlara güvenen Paul'un hayal kırıklığını ve gerçekleri göremediğini olayların gelişmesiyle yüzündeki acı ifadelerden anlıyoruz. Paul için yaşananlar beyazların gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır. Çünkü zor ve kötü durumlar insan gerçeğini ele verir. Yoksa içki masalarında eğlenmek, geyik yapmak gerçekleri ortaya çıkarmaz. 
Rwanda'da yaşananlar beyazların gerçeğini değişmediğini ortaya çıkmasının belgesidir. Ancak bunu beyazperdeye uyarlayanlarda, sahip çıkanlarda beyazlar. Ve insanların bakış açısı da, yaşam biçimleri değişmiyor. Makyajın gerçek çehreyi ortadan kaldıramadığı gibi okuduklarımızda, seyrettiklerimizde yapay boyalardan ibaret. Gidin seyredin ama yüzlerin boyadan kaybolmasına müsaade etmeyin. 

Osman Tatlı

3 Şubat 2015 Salı

MUSTAFA IRGAT - TEMSİL EDİLMEYEN'E


Temsil Edilmeyen'e 


Soluğunu aileden birinin soluğunda duyduğuydu, 
anısı ten kimya ve katran safran meleği uç-uç; 
günü toz içre kaydırılan toprak tabut, -yönü 
havzapol yerine geçmiş kuyruklu bir külyıldız 
estikçe denizi yağan revnağa, yürü ya kulu'm 


Arrrzuuuuuu tüneli açıkken çünkü, kurum es'inde 
birbirini kesenlerden aslına dönemiyordu ülkem. 
ve yazıklanmanın kamburu karşı kıyıda kalmıştı; 
sırtından dolunay bir sırt izleniyordu fazladan. 



Beynin sessiz bir bölgesinin adı sanki ayna, 
katı bir tabaka, kendini dümdüz aşırtmış 
sayıyla kendimize gelelim diye, yüz yüze. 



- ' Hem ölümsüzlük ölümsüzlük söz konusu mu hala? '
Mustafa Irgat

Aitsiz Kimlik Kitabı'ndan alıntıdır. Baskısı yoktur. Yayınevlerine duyurulur.

ORHAN PAMUK NOTOS'UN 50.SAYISINDA

NOTOS'UN ŞUBAT-MART 50 SAYISI
EN ÖNEMLİ ROMAN KAHRAMANLARI
Notos’un 9. Büyük Soruşturması
• Orhan Pamuk: Kafamda Bir Tuhaflık Var ve öteki konular…
• Orhan Pamuk’un Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi Açılış Konuşması
• Jacques Derrida: “Ben bir yazar değilim ama benim içim yazmak, en temel performans ya da eylemdir.”
• Walter Benjamin: “Yayıncılık Endüstrisinin Gelişimi”
Edebiyatımızın önde gelen dergilerinden Notos, her yıl farklı bir konuda düzenlediği geleneksel yıllık soruşturmalarının dokuzuncusunun sonuçlarını Şubat-Mart, 50. sayısında açıkladı. Yapılan geniş soruşturma sonunda ortaya çıkan 40 kahramanlık liste, bir belge niteliği taşıyor. Notos’un yıllık büyük soruşturmalarının edebiyat tarihimize düşülmüş nitelikli kayıtlar arasında yer alacağı, gelecekte geçmişe dönük çalışmalar yapacak bütün edebiyat araştırmacıları için başvurulması gerekli kaynaklar arasında bulunacağı da belirtilebilir. Konusu En Önemli Roman Kahramanları olarak belirlenen Notos’un 50. sayısındaki soruşturma, 295 kişinin yer aldığı önemli bir kamuoyunun seçimlerini yansıtıyor. Semih Gümüş, yazısında roman kahramanlarının önemini şöyle anlatıyor: “Roman kahramanları önemlidir, nasıl önemli olmasın. Onlar hep bizim yanı başımızdadır, yazarın yoldaşı, okurun ailesinden biri gibi hatırlanır, bazen kendimizden daha önemli olduklarını hissederiz. Edebiyatı anlatırken belki farkında olmadan unutulmaz kahramanları üstünden konuşuruz.”
Notos’un bu sayısında Orhan Pamuk ile yapılmış kapsamlı bir söyleşi yer alıyor. Altı yıl aradan sonra yayımlanan yeni bir Orhan Pamuk romanı her zaman önemlidir. Hem ne anlattığı hem nasıl anlattığı merak edilir. Orhan Pamuk Kafamda Bir Tuhaflık’ta bu kez büyük bir hikâye anlatıyor. Ülkenin en önemli kırk yılını konu ediyor. Onunla yeni romanını konuşurken öteki başka konular da tartışılıyor bu söyleşide.
Notos’un ikinci söyleşisi de Fransız düşünürü Jacques Derrida ile. Geliştirdiği “yapıbozumcu” eleştirel okuma yöntemiyle farklı disiplinlerde işlerlik kazanan yeni bir düşünce biçimine kapı aralayan Derrida kendisini bir yazar olarak görmüyor, ona göre yazmak en temel performans ya da eylem.
Bir Yazarın Seçtikleri bölümünde Mehmet Erte okurların ve yeni yazarların okumasını zorunlu gördüğü kitapları; Melisa Kesmez de en çok etkilendiği yazarı nedenleriyle birlikte Notos’a anlatıyor.
Yekta Kopan, Hakan Akdoğan, Pınar Öğünç ve Haydar Ergülen kısa sorulara kısa yanıtlarla kendi yazarlık serüvenlerini ve yayımlanan son kitaplarını anlatıyor.
Notos’un 50. sayısında öyküleriyle yer alan yazarlar: Zadie Smith, Ferit Edgü, küçük İskender, Doğan Yarıcı, Barış Bıçakçı, Ethem Baran, Faruk Duman, Emrah Serbes, Bora Abdo, Birsen Yılmazmaden, Öznur Şahin, Mustafa Orman, Bünyamin Bozkuş, Levent Orhan.

GAZABINDA RAHMET VAR - ZAFER ACAR


GAZABINDA RAHMET VAR


Onlar esrar çekerken ben çile çektim
azıcık hakkım varsa Tanrım
helal etmem sana

isyan ettim elim kolum bağlı diye
kaderin işine bak
şimdi hapisteyim kolumda kelepçeyle

Tanrım mezar bile vermezler burada bana
acıyıp da
başıma taş yağdırsana

Zafer Acar 

tetkikci.blogspot'tan alıntıdır.