Gündemin boğucu dalgaları arasında yüzerken, kitaplığımın edebiyat raflarına uzak kalmıştım.
Sonbahar yalnızlığında kuru yapraklarla dolu yolumu gözleyen vefa dolu buruk sevgililerim benim...
Aylar sonra edebiyat raflarından 'İvan İlyiç'in ölümü'nü çektim zarif bir el hareketiyle.
Sevgilinin saçlarını aşkla okşayan bir elin dikkat dolu hassasiyetiyle...
Kitabı tam çıkarmak üzereyken, şuh bir hareketle o da başını uzattı bana doğru.
Lirik şiir seçmelerinin gece gibi saçları dolandı elime.
Uzun zaman olmuştu içinden bir şiir okuyup hüzünlenmeyeli.
Şiirin mısralarından yükselip pencerenin dışında belirsiz ufuklara dalmayalı...
Dudaklarını titretse de İvan İlyiç'i bir nefes bıraktım masaya.
Fakülte yıllarımdan kalan seçme şiirlerin duvağını geriye atıp kâkülünü kaldırdığımda,Annabel'in soğuk bir deniz ülkesinde gömülü tenini gördüm.
Edgar Allen Poe'nun lirizmin doruğundaki Annabel Lee şiiri ve acı hikâyesi...
Küçük yaşta ana ve babasını kaybeden Poe, Amerikan edebiyatının ıstıraplı devidir.
Kuzenlerinden Virginia Clem'le evliliğini hatırladıkça gözlerim dolar.
Edebiyat tarihinin unutulmaz hikâyelerinden biridir bu evlilik.
Kumara ve içkiye düşkünlüğü sebebiyle Virginia üniversitesinden kovulan Poe, şiir yazarak vakit geçirip kurallara boyun eğmediğinden West Point Harp Akademisi'nden de ayrılmak zorunda kaldı.
Evlendiği zaman beş parası yoktu Poe'nun.
Ömrü boyunca da olmadı.
Eserini 10 yılda bitirdi
'Canavarlar' adlı eseri üzerinde tam 10 yıl çalışmıştı. Neredeyse her sayfasında birkaç defa silip tekrar yazan Poe, 10 yılda hazırladığı bu eseri ancak 10 dolara satabilmişti.
Evlendiklerinde Poe 26, karısı Virginia 13 yaşındaydı.
Pek çok aklıevvel bu evliliğin mutluluk getirmeyeceğine, kısa zamanda boşanmayla sonuçlanacağına hükmettiler.
Lakin hiç de öyle olmadı.
İkisi bir arada mutlu ve oldukça romantik bir hayat yaşadılar.
Poe, çocuk denecek kadar küçük yaştaki karısını büyük bir aşkla perestişkârâne sevdi.
Poe ile Virginia'nın yaşadığı ev, her an yıkılacak kadar eski bir viraneydi.
Ama kırlar ve elma ağaçlarıyla çevrili güzel bir yerdi...
Bahar gelip de güney rüzgârları esmeye başladığı zaman leylak ve kiraz çiçeklerinin kokusu dolardı eve.
Poe bu evi 3 dolar aylık kirayla tutmasına rağmen bunu bile ödeyemiyordu.
Yeterli yiyecekleri olmadığından küçük karısı Virginia hastalandı. Lakin paraları yoktu. Yiyecek bir şey alamıyorlardı.
Ama mutluydular.
Poe sevgili karısına aşkla şarkı söylemesini, karısı da onu sevmesini biliyordu.
Bazen günlerce bir şey yiyip içmeden aç karnına oturuyorlardı.
Bahçede hindibalar yetiştiği zaman topluyorlar ve pişirerek karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı.
Poe ile karısının açlıktan öleceklerini hisseden komşuları, acıdıklarından sepetlerle yiyecek getirdiler.
İşte bu evde öldü sevgili Virginia.
Aylarca saman dolu yatakta yattı.
Bedenini sıcak tutacak bir elbiseden mahrum olması ölümüne sebep olmuştu Virginia'nın.
Çok soğuk günlerde annesi kollarını, Poe da ayaklarını ovalayarak ısıtmaya çalışıyorlardı onu.
Poe West Point'te giydiği er kaputunu zavallı Virginia'nın titreyen vücuduna örtüyor, kedileri ayakları ucuna yatırarak ve annesiyle durmadan okşayarak ısıtmaya çalışıyorlardı.
Biricik karısı öldüğü zaman Poe'nun cebinde cenazeyi kaldıracak kadar para yoktu.
Komşulardan biri yardım etmese sevgili Virginia'sı Pottersfield'deki kimsesizler mezarlığına gömülecekti.
Virginia kış aylarında ölmüştü.
Aylar geçti, nice baharlar geldi kışlar geçti.
Poe, evlendiği ve çok sevdiği tek kadın olan Virginia'yı hiç unutmadı.
O evin bahçesinde oturup yıllarca hasretini çektiği biricik karısı için lirizmin doruğundaki şiirlerini yazdı.
İşte "Annabel Lee", bu masalsı aşkla ve o unutulmaz ıstırapla yazıldı.
Annabel, Virginia'nın ölüsüne verdiği isimdir Poe'nun.
Eserleri okurken, ardındaki dramı da görmek gerekir.
HAFTANIN KİTAP ÖNERİSİ: http://www.kitapyurdu.com/kitap/sah-ve-kuzu/438840.html&filter_name=%C5%9Fah%20ve%20kuzu
Edebiyatın olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır. | 2014'ün en çok tıklanan edebiyat bloğu
25 Ekim 2014 Cumartesi
23 Ekim 2014 Perşembe
Sıcak Afrika'nın Siyah Ağıdı - Abdurrahim Karakoç
Önce ellerinde İncil,
Sonra omuzlarında tüfekle geldiler. Evleri, ekinleri bizim olan topraklara Uzak ülkelerin uğursuz insanları.. Ne hakla geldiler anam, Ne hakla geldiler? “Allah bir” dediler inanıverdik Anlatmadılar kullar arasındaki farkı. Zulüm üstüne zulüm yığdılar; Korku üstüne korku. Siyah derili insan öğüttü dur-durak bilmeden, Kurdukları medeniyet çarkı.. Misafir olmak, dost olmak dururken Şart mıydı ellerinde ilah olması? Bizde de vardı iki el, iki ayak, iki göz Bizim de yüreğimiz vardı, biz de bilirdik sevmeyi Suç muydu derilerimizin siyah olması? Dövdüler, vurdular, sürdüler Çocuklarımızı bile öpüp-koklayamadık. Bize ait olan her şeyimizi Yeni efendilerimiz aldılar Namusumuzu bile saklayamadık. Günü, ayı, yılı yok, her zaman Gökyüzünü kızıla boyadı akıttıkları kan. Köle yaptılar bizi beyaz medeniyete Götürdüler madenlerimizi, Meyvelerimizi, çocuklarımızı.. Ve işte onlardan geriye kalan: Boş bir kilise Taş bir kule Bronz bir çan.. Gel bunları da götür gideceğin yerlere Adaletsiz medeniyetin babası Ölçüsü menfaat olan Beyaz insan.. 24 Mayıs 1985 Beşinci Mevsim(sh.62) |
Abdurrahim Karakoç
|
Orhan Veli'nin uğruna şiirler yazdığı kadın Bella Eskenazi
Vatan Kitap’ın Genel Yayın Yönetmeni Buket Aşçı'nın hazırladığı yazı gizli aşkı gün yüzüne çıkardı.Yazının bir kısmı şöyle:
Biliyorsunuz, geçenlerde Yapı Kredi Yayınları’ndan bir kitap yayımlandı: “Yalnız Seni Arıyorum/ Nahit Hanım’a Mektuplar” adında. Orhan Veli’nin kısacık ömrünün son üç yılında (1947-1950) sevgilisi Nahit Hanım’a yazdığı bu mektuplar ilk kez, tam 64 yıl sonra, günışığına çıkıyordu. Şu ana kadar hep bir şehir efsanesi olarak konuşulan bu mektuplar gizliydi çünkü daha sonra şair Arif Damar’la evlenen Nahit Hanım, o yıllarda Yahya Kemal’in öğrencisi olan Halil Veda Fıratlı ile evliydi. Yani gizli bir aşktı bu. Daha doğrusu fısıltıyla konuşulan...
Biliyorsunuz, geçenlerde Yapı Kredi Yayınları’ndan bir kitap yayımlandı: “Yalnız Seni Arıyorum/ Nahit Hanım’a Mektuplar” adında. Orhan Veli’nin kısacık ömrünün son üç yılında (1947-1950) sevgilisi Nahit Hanım’a yazdığı bu mektuplar ilk kez, tam 64 yıl sonra, günışığına çıkıyordu. Şu ana kadar hep bir şehir efsanesi olarak konuşulan bu mektuplar gizliydi çünkü daha sonra şair Arif Damar’la evlenen Nahit Hanım, o yıllarda Yahya Kemal’in öğrencisi olan Halil Veda Fıratlı ile evliydi. Yani gizli bir aşktı bu. Daha doğrusu fısıltıyla konuşulan...
Mektupları okuduğumuzda görüyoruz ki, Orhan Veli Nahit Hanım’a sırılsıklam âşıkmış. Ama bu aşk bir türlü Nahit Hanım’a yetmezmiş. “Benim için her şey olduğunu mademki bugüne kadar anlatamadım, şimdiden sonra ne yapıp da anlatabilirim. Hoş, ne istersen yaparım, ayrı mesele. Canım Nahitçiğim, bu çocukça kaprislerden vazgeçsen, bana daha sitemsiz, daha tatlı mektuplar yazsan olmaz mı?” diyor mesela.
Sevgilisinin kaprisleri karşısında Orhan Veli’nin aşkını ispat çabası mektupların çoğunun satırlarına sinmiş. Oysa evli olan Nahit Hanım’dı yani kıskançlık duyması gerekenin Orhan Veli olması gerekmez mi? Peki o zaman neden?
Sevgilisinin kaprisleri karşısında Orhan Veli’nin aşkını ispat çabası mektupların çoğunun satırlarına sinmiş. Oysa evli olan Nahit Hanım’dı yani kıskançlık duyması gerekenin Orhan Veli olması gerekmez mi? Peki o zaman neden?
Aslında mektuplara sinen bu tedirginlik beni hiç şaşırtmadı. Çünkü yılbaşından hemen önce gittiğim Barcelona’da tanıştığım, kendisini “Barbaros’un torunuyum” diye tanımlayan armatör Barbaros Gören ve güzel eşi Nurten abla sayesinde Bella Eskenazi‘nin adını duymuştum. Kendisi Orhan Veli’nin şiirler yazdığı kadındı. Hem de en güzel ve en bilinen şiirlerini...
Ancak tüm çabamıza rağmen röportajı gerçekleştiremedik.
Ancak Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a olan mektuplarının yayınlanması üzerine Bella Eskenazi’yi aradım ve sorularımı telefonda sordum.
Bella Eskenazi İstanbullu Bendavid ailesinin (daha sonra Kent soyadını alan) üç kızının en küçüğü. Ablası Dora ile evlenen İstanbul Üniversitesi’nin öğretim kadrosunda yer alan eniştesi Erol Güney’in entelektüel çevresinde tanışmış Orhan Veli’yle. Edebiyat tarihi ya da Orhan Veli’nin hayatı hakkında az çok okuyanlar Erol Güney’i tanıyacaktır, kendisi şairin yakın dostuydu. Orhan Veli, ölümüne neden olan beyin kanamasını geçirdiğinde onun evindeydi. Yani onu hastaneye götüren de son anlarında yanında olan da hep Erol Güney’di.
Ancak tüm çabamıza rağmen röportajı gerçekleştiremedik.
Ancak Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a olan mektuplarının yayınlanması üzerine Bella Eskenazi’yi aradım ve sorularımı telefonda sordum.
Bella Eskenazi İstanbullu Bendavid ailesinin (daha sonra Kent soyadını alan) üç kızının en küçüğü. Ablası Dora ile evlenen İstanbul Üniversitesi’nin öğretim kadrosunda yer alan eniştesi Erol Güney’in entelektüel çevresinde tanışmış Orhan Veli’yle. Edebiyat tarihi ya da Orhan Veli’nin hayatı hakkında az çok okuyanlar Erol Güney’i tanıyacaktır, kendisi şairin yakın dostuydu. Orhan Veli, ölümüne neden olan beyin kanamasını geçirdiğinde onun evindeydi. Yani onu hastaneye götüren de son anlarında yanında olan da hep Erol Güney’di.
“Peki Erol Günel ve Orhan Veli’yi buluşturan bu çevrede kimler varmış?” derseniz, hemen sayayım; “Sabahattin Eyyüboğlu, Necati Cumalı, Cahit Sıtkı Tarancı, Abidin Dino” ilk akla gelenler... Sık sık bir araya gelen bu ekip, bir masa etrafında oturur, rakı içip sohbet edermiş. Yani şair Edip Cansever’in dediği gibi “masa da masaymış!”
KÖY ENSTİTÜLERİ
KÖY ENSTİTÜLERİ
O yıllar Bella, henüz çok genç. Öğrenci. Aklı derslerinde, “geometri sınavını verebilecek miyim?” diye düşünüp durmakta. Sonra bir gün (eniştesi ve ablası Ankara’ya taşınmıştır) Mualla Eyüboğlu ile Ankara’ya 35 km uzaklıktaki Hasanoğlan Köyü’ne gider ve orada köy enstitülerinin çabasını görür. “O gün köy enstitülerine aşık oldum” diyor; “aklım fikrim artık bu işteydi. Burada çalışmak istiyordum. Bunun üzerine Sabahattin Eyyüboğlu’ndan rica ettim. Beni oraya gönderir misiniz, orada ne iş olursa olsun çalışmak istiyorum.”
Sabahattin Eyyüboğlu da onu İlköğretim Genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç’la tanıştırır. Ancak Bella’nın köy öğretmenliğinden çekinirler. Gençtir, kadındır, ismi yabancıdır. Ya yarın öbür gün birileri çıkıp “Ayşe-Fatma yok muydu gönderecek?” derse ne denir! Ama Bella kararlıdır. Israr edip durur. Sonunda Hakkı Tonguç dayanamayıp konuyu İsmet İnönü’ye açar. Daha doğrusu şöyle der: “Efendim köylere yabancı dil bilen birilerini göndersek, öğrencilerin eğitimine yardımcı olsa ama gönderecek kişi bulamıyoruz.” Bunun üzerine İsmet İnönü “Ne yani koskoca Türkiye’de öğrencilere İngilizce dersi verecek biri yok mu?” der.
Hakkı Tonguç çekine çekine “Var ama adı Bella!” deyince İsmet İnönü’nün yanıtı kısacık olur: “Ha Bella ha Ayşe ne fark eder!” Böylece Bella Hasanoğlan Köyü’nde öğretmenliğe başlar ve hafta sonları da eniştesinin evine gider. Orhan Veli de buraya gelip gider. Neler olur bu görüşmelerde? Şöyle anlatıyor:
“Sizin için şiirler yazmış doğru mu?” diye soruyorum; “Doğru” diyor ve başlıyor anlatmaya: “Bir gün defterimi istedi ve başladı yazmaya, sonra da ‘Al bakalım düşes’ dedi, bana ‘düşes’ derdi: ‘Size şiir yazdım.’ Baktım, ‘Sereserpe’ şiiri!” Elbette çok etkilenmiş, şaşırmış Bella.
DEFTERİMİ İSTEDİ VE BAŞLADI YAZMAYA
DEFTERİMİ İSTEDİ VE BAŞLADI YAZMAYA
Bella’nın gençlik fotoğraflarından birine bakınca bu şiiri gerçekten ona yazdığını hemen anlıyorsunuz. Bir başka gün, yine yan yana sessizce oturuyorlar. Bella ders çalışıyor, ancak Orhan Veli bu kez sadece susmakla kalmıyor hiçbir şey yapmıyor: “Oysa ya resim yapar, ya şiir yazar ya da bir şeyler okur du. Ben de ‘İyi misiniz, gemileriniz mi battı’ dedim. ‘Bir şeyim yok’ dedi, ‘Ama ne yazıyorsunuz ne de çiziyorsunuz, bir şeyiniz var’ diye üsteleyince ‘Evet var, biliyorum ama anlatamıyorum‘ demişti. Sonra da o ünlü ‘Anlatamıyorum’ şiirini yazıp ‘Buyrun bunu size hediye etmek isterim’ demişti.”
“Ne hissetmiştiniz” diye soruyorum, çünkü Türk şiirinin en güzel şiirlerindendir “Anlatamıyorum”: “Benim bir hissim yoktu, daha çok gençtim bir de ok dalgın biriydim, aklım fikrim derslerimdeydi. Ayrıca biz sevgili değildik. Herkes bana aramızda bir şey olup olmadığını soruyor. Olmadı. Arkadaştık. Zaten onun sevgilisi vardı. Nahit Hanım. Orhan Veli onunla birlikteydi. Nahit Hanım çok hoş bir hanımdı. Gerçi bizim toplantılarımıza çok gelmezdi ama büyük ablam eşi Halil Veda Fıratlı’nın sekreteriydi, oradan münasebetlerini bilirdim.”
“Ne hissetmiştiniz” diye soruyorum, çünkü Türk şiirinin en güzel şiirlerindendir “Anlatamıyorum”: “Benim bir hissim yoktu, daha çok gençtim bir de ok dalgın biriydim, aklım fikrim derslerimdeydi. Ayrıca biz sevgili değildik. Herkes bana aramızda bir şey olup olmadığını soruyor. Olmadı. Arkadaştık. Zaten onun sevgilisi vardı. Nahit Hanım. Orhan Veli onunla birlikteydi. Nahit Hanım çok hoş bir hanımdı. Gerçi bizim toplantılarımıza çok gelmezdi ama büyük ablam eşi Halil Veda Fıratlı’nın sekreteriydi, oradan münasebetlerini bilirdim.”
Burada araya girip soruyorum; “Mektuplarda Orhan Veli, Nahit Hanım’a sürekli onu ne kadar sevdiğini ispat etmeye çalışmış. Belli ki bir tedirginliği varmış Nahit Hanım’ın ve siz nereye giderseniz, peşinizden geliyormuş. Bu bir kıskançlık yaratmadı mı?”
“Dediğim gibi ben çok dalgındım. Ama bir gün hep birlikte otururken Nahit Hanım yanımdaydı, ‘Orhan Veli benimdir, kimseye kaptırmam’ demişti.”
“Dediğim gibi ben çok dalgındım. Ama bir gün hep birlikte otururken Nahit Hanım yanımdaydı, ‘Orhan Veli benimdir, kimseye kaptırmam’ demişti.”
kaynak: cumhuriyet.com.tr
22 Ekim 2014 Çarşamba
MEHLİKA / Yasin Gümbür
Beklemeyi
sevmiyorum ama beklemekte güzel oluyor bazı zamanlarda, beklediğin otobüs
durağında hoşuna gidecek biri de bekleyince otobüsü... Ne bekliyoruz, malum otobüsü
bekliyoruz bir on kişi, dolmuş durağında... Kimse kimseyi tanımıyor neredeyse,
ben de onu tanımıyorum. Ona bakıyorum, onu kesiyorum, onu fark ediyorum, o fark
edildiğinden bihaber arkadaşıyla muhabbet ediyor.
İlk bakışta aşka
inanmıyorum, ilk görüşte şiire inanıyorum ve ben ona inanmaya başlıyorum galiba,
en şiirselliğinden. İnanmak, sevmenin yarısıdır derim ben ve şiirsel bir tinle
inanmak benimkisi… Onun adını bilmiyorum. Adı Merve midir Zeynep midir acaba
diye düşünüyorum, çok zayıf ihtimaller bunlar binlerce isim arasında. Onun adını
şiir koyuyorum. Şiir hatun…
Huyunu bilmiyorum,
acaba tilkiye benzer itiyatları mı var, çakal huylu mu yoksa ahu huylu mu,
hanımefendi? Buradan bakınca ahu gibi görünüyor resmen, sanki içimde an
itibarıyla ceylan gibi sekiyor. Bana bir şeyler oluyor arkadaş. Beni doktorun
eline götürün, ben ona hasta oluyorum galiba. Kroniğe bağlayacak mıydım acep?
Suyunu bilmiyorum,
hangi tatlı gölün suyu bu? Hangi üzüm bağının salkımı bu? Ben ki karşıki
dağların bir çam kozalağı… Acaba
soğukkanlı mı sıcakkanlı mı? Yoksa delikanlı bir kız mı? At üzerinde köyümüze
gelin gelmeye tam layık. Buradan bakınca çok şiir görünüyor, çok şirine görünüyor,
üzerinde turkuaz bir gömlek… Gözlerinin rengini buradan bakınca göremiyorum, fark
edemiyorum, muhtemelen kahverengidir.
Üzerinde mavi bir
pantolon, turkuaz bir gömlek, kolunda rengini çözemediğim çanta, bileğinde bir
bileklik ve bir saat kolunda. İçimdeki hormonları provokasyon edecek kadar fit
ama muhayyel bir şaibe düşünmüyorum hiç. At gibi tabiri yanlış olur bunun için,
ahu gibi… Şiir gibi… Şiirin dibi… Çayın demi… Parmaklarına dikkat ediyorum;
tırnakları boyalı kırmızıya ve hiçbir parmağında yüzük yok. Gerçekten de
buradan bakınca bir şirine gibi duruyor ve gökyüzü masmavi, üzerimizde tek bir
bulut tanesi yok. Buradan ona bakınca böyle ama ben onu hiç bilmiyordum ki ta
bu güne kadar. Nereden çıktı karşıma, acaba bulutlardan arınmış şu mavi gökten
mi düştü buralara? Bana gerçekten bir şeyler oluyor.
Bu gün benim için
bir milat olmalı hissel ve tinsel olarak, ayrıca öncelikle onun gülüşünü
görüyorum birkaç metre uzaktan, sanki gülüşünden şiir damlıyordu. Düşünsene,
damlaya damlaya şiir kitabı olur onun seri gülüşlerinden… Yanındaki kişi de
arkadaşı olmalı ki güler yüzlü muhabbetleri var anladığım kadarıyla. Bunun
yanında saçlarının rüzgâra karşı raksını fark ediyorum. Düşünebiliyor musun,
saç telleri ekip halinde dans ediyordu, dansa eşlik eden ses tonları şu ağacın
dallarında öten kuşların sesi diyebilirim. Hava ne kadar da güzel, hafif bir
yel esiyor. Esiyor yeller ama kimsenin de üşüyor gibi hali yok.
Evet, onu ilk defa
görüyorum ve yüreğimde bir şiirler çarpıyor. Aklımdan bir şeyler karalamaya
başlıyorum. Hiç düşünmemiştim şimdiye dek, bir otobüs durağında birine çarpıntı
olacağımı, birine kafamın içinde birkaç satır yazacağımı. Ben onu ilk kez bu
otobüs durağında gördüm, bu otobüs durağı mukaddes bir yerdir artık benim için.
Dakikalar sonra
otobüs geldi, otobüse biniyor, ayaklarında topuklu ayakkabılar… Bakiyeniz
yetersiz! Anladı ki kent kartında bakiye yok, cüzdanından çıkardığı beş lirayı uzatıyor
şoför beye. Karşılığında buyurun
diyerek şoför bey paranın üstünü uzatıyor. Acaba çantasında şiirler de taşıyor
olabilir miydi? Acaba bir gün ben de kendi ellerimle yazmış olduğum bir şiiri
avuçlarına uzatabilecek miydim? Şiirlerden öte ona elimi uzatabilecek miydim?
Sakin ol, nereden nereye geldim şimdi. Yarınları bilemeyiz ki, hep muamma… Şimdi
yarını düşünerek şu anları mahvedemem. Ardından ben de biniyorum otobüse.
Tesadüf değil,
tamamen kasten ben oturmuş olduğu koltuğun arkasındaki koltuğa oturuyorum, sırf
saçlarına daha yakın olabilmek için, onun saçlarını daha yakından görebilmek
için. Saçları biraz şiirle karışık şampuan kokuyor. Yeni duştan çıkmış olabilir.
O esnada kendime biraz dikkat ediyordum da ter kokuyordum ben, tabi ya onun
gibi şampuanla karışık şiir kokacak halim yok ya. Ben ne şiir kokuyorum burcu
burcu ne de parfüm kullanıyorum. Arada bir sakal tıraşı sonrasında kullandığım
kolonyadan başka bir rayiha malzemem yok.
Kendime biraz
çekidüzen vermeliyim sanırım, sonuçta insan içine çıkıyoruz diye düşünüyorum. Biraz
albenimiz olmalı. Daha doğrusu o beni böyle düşündürmeye sevk etti o an için. Otobüsün
içerisi sıcak geliyor bana, havasızlık kasvet doğuruyor. Bu ahval içinde onun saçlarına
dalmış düşünüp gidiyorum; otobüste üniversite yerleşkesinden şehir merkezine
doğru. O arada otobüs yol güzergâhındaki bir otobüs durağından yine yolcular
alıyor. Üç erkek yolcu ve iri yarı bir kadın yolcu otobüse biniyor, kadın
yaklaşıyor oturduğum yere doğru, yaşlı biri. Bir gözü toprakta, diğer gözü
benim koltukta… Kolları ve yüzü buruşuk... Birazcık ayakta yolculuk etmek
zorunda, boş bir yer görememişti kendine ve ne yazık ki yanı başımda dikiliyor,
elleri de buruşmuş. Siyah siyah lekeler…
Nereden çıktı bu
kadın diye içimden geçiriyorum bu cümleyi. Otobüs dolusu cümle âlem
içerisindeyim, ayakta kaldı kadıncağız. Evet, ayıp oluyor o kadına yer
vermiyorum. Anlık bir hareketle kalktım yerimden, buyurun siz oturun diyorum. Sağ
ol evladım bile demiyor iyice yaşlanmaya yüz tutmuş kadının teki. İnsan bir
teşekkürler eder, ne bileyim nezaket gösterir bir gülümsemeyle. Bazı kadınlar
var, suratları mahkeme duvarları, bunun gibi mesela… Suratına bak, acı bir çay
koy… Yaşlanmak ki tebessümünü öldürmüş olabilir ya da ne yaşadıysa artık…
Gülümsemeden mahrum bir yüzün günden güne daha da ihtiyarlamasına inanıyorum.
Bu üniversite
yerleşkesinden şehir merkezine ayaklarım üzerinde yolculuk etmekten nefret
ediyorum, biraz da başıma ağrılar girdi, ortama adavetim biraz daha artıyor.
Pozitif düşüneyim diyorum, saçlarınızı bu sefer tepeden fethediyorum, kusuruma
bakmayın da yanı başınıza bir süreliğine bir ağaç gibi dikileceğim. Siz yine
benden bihabersiniz.
Saçlarınızda tek
un tanesi bir kepek bile yok, bir ak saç tel tanesi de yok. Kar görmemiş
saçlarınız… Maşallah! Gençsiniz güzelsiniz üzersiniz diye düşünüyorum. Beni
üzmek için ideal birisiniz, aynı zamanda beni mutlu etmek için ise çok
fevkalade birisiniz. Burcu burcu saçlarınızdan cayıp gözüm biraz kaydı,
ellerinize doğru. Elleriniz bir yemek yapabilecek kadar olgun mu? Elleriniz
yaprak sarma sarmasını bilir mi, çiçek sulamasını, kitap tutmasını? İnanamıyorum
eliniz, neredeyse elinizden büyük bir telefon tutuyor, akıllı telefon mu ne
diyorlar bunlara, elinize ağır gelmiyor mu bu telefonlar, bu telefonlar sizi de
aptallaştırıyor mudur acaba?
Elinizde bir okuma
kitabı olsaydı daha da çok şiirleşirdiniz hanımefendi, ne de olsa otobüsteyiz. Ne yalan söyleyeyim,
hep yabancı filmlerde gördüm de hiç otobüs içerisinde kitap okuyan bir insan
tanesi görmedim. Doğrusu böyle düşünüyorum da ben de okumuyorum ki… Kendime inatla düşünüyorum kitap üzerine,
neden elinizde bir kitap yok, okuyabilirsiniz mesela gözlerinizle içinizden. Tamam,
benim elimde de kitap yok; ama ben kitap almaya gidiyorum şehir merkezine.
Koskoca kütüphanemizin var olması her kitabın olacağı anlamına gelmiyor, bir
nebze olsun eksiklikleri gidermeye gidiyorum paramın yettiğince. Siz neler
yapacaksınız şehir merkezinde, bunu da merak ediyorum, kedi teyzeye dönüyorum o
dakikalarda.
Önyargı olmasın
diye belki e-kitap okuyorsunuzdur diye gözlerimi telefonunuza biraz daha dikkat
kesiyorum, görebildiğim kadarıyla mesajlaşıyorsunuz. Ya o ne Allah aşkına?
Gülücük atıyorsunuz, orijinal gülüşünüz ağzınızın ortasında, siz de mi smile?
Sizin birazcık da gamzeleriniz belirgin yüzünüzde, o smile’de hani gamzeniz? O
akıllı telefonlar, o smile’da belirgin bir şekilde gamze üretmeyi akıl edememiş
olmalılar. Herkes tarafından makbul olabilecek gülüşünüz, teknoloji
kurbanı…
Acaba telefon
numaranız kaç, kiminle mesajlaşıyorsunuz acaba, eskiden insanlar
mektuplaşıyordu. Mektuplaştığınız biri yoktur herhalde, bu teknoloji kalabalığı
içerisinde. Benim de yok zaten. Ah bu teknoloji! Hayatımızı çok basite
indirgedi. Teknolojinin o kadar çok geliştiğini sizden anlıyorum ki, o akıllı
telefonunuzun camından rujunuza bakıyorsunuz, aynalara ayıp ediyorsunuz. Siz gülünce, dişleriniz beyaz gelinlikler
giymiş gibi halaya duruyor sanki… Şiirler ithaf edilmiş olabilir mi acaba
gülüşünüze öncesinde? Ben çok şiir yazdım, arkadaşlarımın isteği üzerine
sevgililerine bile şiir yazdım, acayip bir şey bu inan… Sizin isteğiniz üzerine
size değil, içimden gelerek kendim size yazıyorum şu an aklımın odasında. Sürrealist
bir ressam değilim ama sürrealist düşünmeyi seviyorum. Bulutların şekillerinden
şiir yazabilirim size… Daha nicesi…
Nihayetinde otobüs
şehir merkezine geldi 12 dakikalık bir yol mesafesinden sonra. Ayakta olduğum
için öncelikle ben ve birkaç kişi inmiş oluyor otobüsten, indikten birkaç
saniye sonra durak çevresinde sağ solu gözetliyormuşum gibi eylemlerde bulunuyorum.
O da iniyor aheste aheste, ayaklarında topuklu ayakkabılar...
Olur ya filmlerde
yolcu otobüsten iner, peronlar çevresinde bekleyen sevdiğini görür, sevdiğine
koşar ve sarılır doyarcasına... Neyse hevesim
kursağımda kalsın o bana sarılmaz zaten, ben hem biraz ter kokuyorum hem de
onun ayaklarında topuklu ayakkabılar var. Topuklu ayakkabılarla bana koşup
sarılacak hali ve hevesi yok ya! Aklımdan bir an olsun öyle böyle şeyler geçiyor,
o bana sarılsa yüreğime inerdi sanırım, pek alışık değilim ki sarılmalara. Ve
bana ailemden başka sarılan pek olmadı. İstisnai biri olsun ister insan ama
benim için ille de olsun istemiyorum ama olacaksa da olsun olmayacaksa da
sağlık sıhhat olsun. Hayırlısı olsun.
Yürümeye başladı, ayağınızdaki
topuklu ayakkabılarla arkadaşınızdan uzun olacağınızı sanıyorsunuz galiba.
Boyunuz nereden baksam 1,70. Ama saçlarınızın uzunluğunu rakamsal olarak ifade
edemiyorum. Şiirsel bir ifadeyle, atkuyruğuna benzeyen siyahımtırak saçlar…
Masalsı bir ifadeyle rapunzel… Çok abarttım yine sanırım. Topuklu
ayakkabılarınızla biraz daha uzunsunuz, saçlarınızın uzunluğu da hala dikkatimi
çekiyor. Acaba her gün suluyor musunuz bu saçlarınızı? Sulamak mesele değil de saçlarınızı
kurulamanız sizi yormuyor mu? Saçlarınız biraz da dalgalanıyor, havada hafif
yel var, saç telleriniz yellere maruz. Sonra saç telleriniz üşütür, kırılırlar
belki. Saçlarınızın sağlığı bile düşünmeye başlıyorum, yine garipleşiyorum.
Bir yüz metre
yürüdünüz, siz sanırsınız ki o ayaklarınızdaki topuklu ayakkabılarla podyumda
yürüyorsunuz. Hanımefendi, burası kaldırım, sizi tanıştırayım. Bakınız şunların
hepsi de kaldırım taşı, merhaba deyin. Burası Paris’te bir moda defilesi değil,
burası Muğla’nın bir kaldırımı. Siz manken değilsiniz, siz şiirsiniz haberiniz
yok. Kasmayınız kendinizi, rahat olunuz. Ayaklarınıza yazık, o topuklu
ayakkabılarınız ağrı ve nasır yapmıyor mu ayaklarınızda? Yalın ayak yürüseniz
daha iyi, şeytan diyor ayaklarındaki topuklu ayakkabıları çıkar, şu işyerinin
damına at… Takıntılıyım galiba bu topuklu ayakkabılara…
Bu iki arkadaş,
benim gideceğim ismini yazmak istemediğim bir kitapevine yönlerini çeviriyorlar,
ne güzel bir şey bu. Kitap alacaklardır, yoksa niye girsinler ki kitapevine.
Saniyeler sonra ben de kendimi buluyorum kitapevinde. Dört bir taraf kitaplarla
dolu, ortalık kitapla karışık o kokuyor. Yeni bir kitap kokusunu içime çektiğim
çok olmuştur. Bu sefer, onunla aynı ortamda hele de kitaplar içerisinde aynı
havayı soluyorum. Burnum bayram ediyor, ciğerlerimde bayram havası sanki… Hapşırıyorum o an, tek bir tane çok yaşa
diyen de yok... İkinci hapşırmam da geliyor hemen ardından, yine yok… İnsan
bekliyor işte, tanımasa da etmese de çok yaşayın lafını duymayı… Sonuçta aynı
ülkenin insanları, aynı dinin mensupları, aynı ortamın müşterileriyiz.
İster istemez iki
arkadaş arasındaki muhabbete kulak misafiri oluyorum, o an için kendimi tanrı
misafiri ilan ediyorum, konuştuklarına, ayrıca arada bir gözlerim ona kayıyor. Gözlerimle
onu tepeden ayağa taciz etmek değil benimkisi, güzele bakmak şiirdir. Bizim ki
yine çantasının içerisindeki küçük bir çantadan bir kâğıt parçası çıkarıyor.
Masa başında oturan ak saçlı gözlüklü kitapçı beyefendiye şu kâğıtta yazan
kitaplardan almak istiyoruz, acaba var mı diye soruyor. O küçük kâğıt
parçasında hangi kitapların adı geçiyordu, onu da merak ediyorum. Ben de o
esnada bir taraftan onların sesine kulak veriyorum, bir diğer taraftan
gözlerimle kitap isimlerine göz atıyorum. Nihayetinde almam gereken iki tane
kitabı alıyorum elime, bunlar da okunup bağrımıza basılmalı deyip aynı zamanda
kitapevinin kasiyeri olan kitapçı beyefendi amcaya doğru adımlarımı atıyorum. Şiir
hatun oracıkta beklemelerde… Yan yana gelmiş olduk, onun yanı ne kadar çok
heyecan verici. Acaba bu şehre tanrı misafiri misiniz diye sormak geçiyor
içimden… Yoksa siz yoksunuz da ben sanrılar mı görüyorum acaba? Yok, yok siz
varsınız ve ben görüyorum sizi, gerçekten varsınız.
Yanındaki
arkadaşı mırıldanırcasına Mehlika saat kaç diye sordu? Şiirime kestirdiğim
yanımdaki güzelin, adını duymuş oldum o soru içerisinde. Ve aylardan eylül,
onun adı da Mehlika. Dışarıda belki bahar havası yok ama eylül rüzgârları var
ve içimde sekmeyi yeni öğrenen bir ceylan yavrusu… Anasının kuzusu olmalı
Mehlika, görünümünden tavırlarından biraz öyle anlaşılıyor. Ama Mehlika biraz
da aptal çıktı diyebilirim, o elindeki elinden büyük akıllı telefon
aptallaştırıyor gerçekten onu. Sol kolunda bir saat var, oradan saatin kaç
olduğuna bakmaya aklını erdiremiyor ve telefonuna bakıyor; saat on biri çeyrek
geçiyor diyerek arkadaşına cevabı veriyor. Ses tonu, kulağa şiir gibi geliyor.
Onunla şimdi yan
yanayım, sanki beraber yemek yemiş üstüne bir de çay içmişiz de hesabı ödüyoruz
kasiyere. Alakası yok bu sanki ile… Gözlerime inanamıyorum, ben sanıyordum ki
onlar bağrına basabileceği, okuyabileceği kitaplar aldı. Ders kitapları… Hangi
öğrenci bağrına basmış bu ders kitaplarını? Aldıkları kitaplar Eğitim Psikolojisi
bir diğeri de Yazılı Anlatım kitabı. Belli ki üniversite hocaları, şu kitabı bu
kitabı alın ders için demiş. Bari bir tane olsun, okumalık kitap alsaydınız,
hesabı ben öderdim her ne kadar tanışık değilsek de. Aldıkları kitaba bakacak
olursak sanırım Eğitim Fakültesi öğrencisi Mehlika…
Her şey güzel de sorun
şu ki ben Mehlika ile nasıl tanışacaktım, ona nasıl merhaba diyecektim, hadi
diyelim merhaba! Sonra ne diyeceğim? Bana demezler mi sen de kimsin? Aklıma bir
fikir geldi ilk muhabbeti oluşturmak adına, bu ikisine hibe kitap hediye
edecektim, madem okuma kitabı almadınız, kendi ellerimle kitap bağışlayacağım
size. Kitap da hayat kurtarır. Bir de nereden bulduysam birazcık cesaret
topladım. İçimde o an itibariyle bir çuval dolusu cesaret. Kız ahalisi ile
iletişim kurma konusunda pek becerikli değilim, bunu biliyorum. Birazcık kabuk
kırabilsem, kıralım olup bitsin ne olacak sanki? Karşısına çıkacağım insan ne
kraliçe ne de imparatoriçe. Aynı fakültedeysek o da alelade biri ve ona şiir
gibi davranan bir ben şiir zat var. Madem ona ben şiir gibi diyorum, onun karşısına
çıkabilirim, kır şu zincirlerini.
Onlar, okul
kitaplarını alıp kitapevinden çıktıktan sonra ben hemen kasiyer kitapçı amcaya
aldığım kitapların ücretini ödedim. Aldığım 3 kitabın maliyeti önemli değil.
Aldığım tüm kaliteli kitaplara verdiğim para helal hoş olsun. Amcacığım, insan
bir iyi okumalar diler, biz okuyucular kitap aldıktan sonra ayraçlarını bile
parayla alıyoruz bu şehirde. İnsan bir ayraç hediye edip bu da bizden der.
Parayla ayraç almıyorum doğrusu, alan oluyordur elbet. Okumakta olduğum kitabın
hangi sayfasında kaldıysam sayfanın sağ üst köşesini bükenlerdenim. Yine de
insan bu da bizdendir diyerek bir ayraç bekliyor. Siz nasıl kitapçı
esnafısınız, gözünüz paraya doymuyor!
Kitapevinden hızlı
adımlarla çıktım, Mehlika’nın peşine düşüyorum, hızlı hızlı adımlarla yürümeye
devam ediyorum… Yaklaşıyorum arkalarından. Bir bakar mısınız, affedersiniz diye
seslendim, sesim biraz utanırcasına. Sesim kıpkırmızıca… Mehlika yüzünü bana
dönüyor, arkadaşı da dönüyor. Bu seslenen de neyin nesi diye bakıyorlar. Yüz
yüze geldik, sonra göz göze geliyorduk ki bu kadar yakından, gözlerini kaçırdı.
Gözlerini bir anlık arkadaşına çevirdi.
Sadete geliyorum:
Sizin vaktinizi
fazla almayacağım, biraz önce Anatolia kitapevinde sizleri gördüm de sanırım
derslerle alakadar birkaç kitap aldınız, onlar okunacak tadılacak kitaplar
değil, öyle düşünüyorum. Ben bir kitapsever olarak, istiyorum ki kitaplara ilgi
artsın. İşte elimde gördüğünüz şu iki kitabı ikinize hibe etmek istiyorum. Yani
alın bu kitapları, okuyun… Okul içerisindeki derslerle alakadar kitaplardan
başka, gazetelerde magazin ve spor sayfalarındaki haberlerden başka yazı
okumayan bir gençlik istemiyorum. İstiyorum ki gençlerimiz daha çok kitap
okusun, daha çok bir şeyler okusun... Bu benim naçizane ve devede kulak
niteliğinde bir çabam. Ama olsun, şahsen ben kendim sarf ettiğim bu çabadan hiç
rahatsızlık duymuyorum, siz de rahatsızlık duymazsınız sevinirim, o yüzden alın
bu kitapları. Okursanız, ne mutlu size… Ne mutlu bana… Ne mutlu ülkemize…
Uzun bir konuşma
oldu bu sanırım, olduysa oldu ne yapalım? Mehlika bir şeyler söylemeye başladı,
iyi ya da kötü bir dilsel tepkisi olacaktı. Tabi şaşırdılar önce, bu neyin
kafası der gibiydi bakışları. İyi hoş güzel de siz bizim kitap okumadığımızı
nereden biliyorsunuz, biraz bize önyargı ile yaklaşmadınız mı dedi. Bu ayaküstü
muhabbet biraz uzayacak gibi görünüyordu.
Önyargı değil
benimkisi, doğrudur kitap okuyorsunuzdur. Belki okumuyorsunuzdur, kitap
okumamak belki ayıp değil ama kayıp. Kitap okuyor ya da okumuyorsunuz, ben
kitapları uzatıyorum, ister alırsınız ister almazsınız. Ama alırsanız ben
şahsen mutlu olacağım şayet almazsanız bir birey olarak sizlere kırılacağım.
Kimseyi kırmak gibi bir düşünceniz hiç kimse için yoktur sanırsam. Evet, alıyor
musunuz kitaplar havada kalmasın.
Mehlika elini
uzatıyor, alıyor hibe ettiğim kitapları. O an aklıma şoförün uzattığı paranın
üstü geliyor. O an ki düşüncelerim… Mehlika’ya şiirler de uzatmak istiyorum,
kendim yazmış olduğum.
E siz kitapsız kaldınız dedi arkadaşı. Benim kocaman bir kütüphanem var diyerek
ilk gerçeğimi arkadaşına söylüyorum. Büyük bir kütüphanem var, raflardaki kitap
sayısı binlerde diyebilirim. Daha da büyük bir kütüphanem olsun istiyorum
doğrusu…
Teşekkür ederim, mutlu oldum. Bu iki kitabı siz kendi
aranızda bölüşürsünüz. Umarım okursunuz, rafa koyup oralarda tozlanmasınlar.
Okumanız temennim.
Mehlika gülümsedi
ve o esnada kompliman mı dersiniz yağ yakmak mı dersiniz ne dersiniz bilemem de
tutamadım dilimi. Gülüşünüze de toz
konsun istemem, tekrar teşekkürler. Rahatsızlık verdiysem de affedersiniz,
kusuruma bakmayın iyi günler.
Oradan
öylece çekiliyorum, iltifatıma bir şey diyemedi, gülümsedi sanki içinden ama
yüz ifadesi olarak belli etmedi. Kitaplar bahane idi, Mehlika ile konuşabilmek
ilk defa… Kabuğumu kırmış oldum biraz, konuşabildim onunla ses tellerim arada
bir titrese de… Bu kitapları seviyorum gerçekten. Her ne kadar okuma niyetiyle
aldığım kitapları onlara hibe etmiş olsam da mühim değil. Resmi olarak
tanışamadım onunla belki ama en azından ismini biliyordum. Mehlika… Ve aylardan
eylül, havada eylül esintileri… İçimde bir ceylan yavrusunun sekiyor olması.
Kendisiyle tanışamadım ama gülüşüyle tanıştım, gülümseyişine çok yakından
tanıklık ettim. Sanırım yine bana bir şeyler oluyor, ceylan yavrusu yetmiyormuş
gibi bir de karnımın içinde kelebekler…
Aldığım
kitaplardan iki tanesinin hayrını görmüş oluyorum. Ama o iki kitabı okumam
gerekliydi, kitapevine tekrar dönüyorum. O iki kitabı bir kez daha alacaktım.
Kitapevine giriyorum, kasiyerde yine okul kitaplarının ödemesi var galiba, iki
kişi okul kitaplarına paralar ödüyor.
Beşinci kat rafta
buluyorum yine, o hibe ettiğim iki kitabı da. Kasiyer kitapçı beyefendiye ödemeyi yaparken,
içimi biraz dökmek istiyorum, birkaç kelime… Bir cümle. Amca, bak sana ne
diyeceğim, kitapevinizin bir dış
tarafına herkesin okuyabileceği afişler yapıştırmalısınız, afişlere de şöyle
bir not düşmelisiniz: ‘Ders için kitap
satmıyoruz, gerçek okuyucu için kitap satıyoruz!’
Kitapçı amca, sana bir şey daha sormak istiyorum, bu işin içindesiniz. Malum kitaplar satıyorsunuz, genel olarak da daha çok eylül ve şubat aylarında okul kitapları satıyorsunuz öğrencilere. Acaba şu okuma kitaplarından hiç okuduğunuz oldu mu? Olmadı mı? Birkaç tane dışında mı? Değil mi, o kitaplar size para doğuruyor, kitap satmanız ekmek parası sizin için, saygı duyuyorum.
Hayırlı işler!
MEHLİKA / Yasin Gümbür
18 Ekim 2014 Cumartesi
Çay Üzerine Satırlar
iki çay söylemiştik orda, biri açık,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
(Cemal Süreya)
haydi iç de çay koyayım.
(Ah Muhsin Ünlü )
ve hala ince belli bardakta içilen çay tüm felsefe ,
politika ve kuramların üstündedir.
Çay duyguların sıvı halidir.
(Bekir Erdoğan)
o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!
aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin
(Haydar Ergülen)
Ama bu kente gelirsen unutma beni ara,
sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım.
(Osman Konuk)
Bizim içtiğimiz çay da çaydır
Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar
Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir.
İçtiğimiz çay.
(Sezai Karakoç)
Çayın rengi ne güzel
Sabah sabah,
Açık havada!
Hava ne kadar güzel!
Oğlan çocuk ne kadar güzel!
Çay ne kadar güzel!
(Orhan Veli Kanık)
çay içiyoruz
mutlu bir sessizlik içinde.
(Cevat Çapan)
“Günün aydın, akşamın iyi olsun” diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa, zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama; “Çaya kaç şeker alırsın?”
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra…
(Can Yücel)
biriniz birkaç yıldız taksın gökyüzüne
biriniz çay hazırlasın
biriniz akşam olsun
(Mevlâna İdris Zengin)
Basit yaşayacaksın basit
Sanki bir gün yaşamın sona erecekmiş gibi basit,
Çay, Simit ve Peynirle.
(Nazım Hikmet Ran)
Çekti ayakları kahveye vardı
Açtı tabakasın, sigara sardı
Daldı.. neden sonra garsonu gördü
‘Çay’ dedi, yutkundu, eğdi başını.
(Abdurrahim Karakoç)
çaydanlığı sürüyoruz ocağa
kayna suyum kayna suyum
kayna da çay içeyim
ben böylesi sabahları
içine de
içine de
……………………..
o biçim!
(Hasan Hüseyin Korkmazgil)
Hıncım bana kalsın gayrı
sen yalnızlığımı götür.
Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.
(Ahmet Oktay)
çay içiyordu. sıkılıyordu. hamamda şarkılar söylüyordu
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
(Cemal Süreya)
haydi iç de çay koyayım.
(Ah Muhsin Ünlü )
ve hala ince belli bardakta içilen çay tüm felsefe ,
politika ve kuramların üstündedir.
Çay duyguların sıvı halidir.
(Bekir Erdoğan)
o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!
aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin
(Haydar Ergülen)
Ama bu kente gelirsen unutma beni ara,
sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım.
(Osman Konuk)
Bizim içtiğimiz çay da çaydır
Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar
Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir.
İçtiğimiz çay.
(Sezai Karakoç)
Çayın rengi ne güzel
Sabah sabah,
Açık havada!
Hava ne kadar güzel!
Oğlan çocuk ne kadar güzel!
Çay ne kadar güzel!
(Orhan Veli Kanık)
çay içiyoruz
mutlu bir sessizlik içinde.
(Cevat Çapan)
“Günün aydın, akşamın iyi olsun” diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa, zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama; “Çaya kaç şeker alırsın?”
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra…
(Can Yücel)
biriniz birkaç yıldız taksın gökyüzüne
biriniz çay hazırlasın
biriniz akşam olsun
(Mevlâna İdris Zengin)
Basit yaşayacaksın basit
Sanki bir gün yaşamın sona erecekmiş gibi basit,
Çay, Simit ve Peynirle.
(Nazım Hikmet Ran)
Çekti ayakları kahveye vardı
Açtı tabakasın, sigara sardı
Daldı.. neden sonra garsonu gördü
‘Çay’ dedi, yutkundu, eğdi başını.
(Abdurrahim Karakoç)
çaydanlığı sürüyoruz ocağa
kayna suyum kayna suyum
kayna da çay içeyim
ben böylesi sabahları
içine de
içine de
……………………..
o biçim!
(Hasan Hüseyin Korkmazgil)
Hıncım bana kalsın gayrı
sen yalnızlığımı götür.
Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.
(Ahmet Oktay)
çay içiyordu. sıkılıyordu. hamamda şarkılar söylüyordu
görüntüm. işbaşı yapıyordu çalıntı zamanlarda.
(Altay Öktem)
Bütün gün kahvede oturdum yedek kulübesinde
ve bir kardeşim saf dışı kalsın diye
çay söyledim kahveden.
(İbrahim Tenekeci)
seni çay içerken izlemek
seni çay doldururken
seni demlerken çayı
kimseler inanmasa da düpedüz sevap
(Alper Gencer)
Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibidir
Judy Garland gibi çay
Kan gibi çay.
(Sezai Karakoç)
Atları çayıra saldım diş kamaştıran erik ağaçları altına
Nisan toprağı kalbimde ağarıyor
Bence o çocuk öyle gülmemeli
Şimdi bir kadın çay demlese
(Ergin Günçe)
Çaycı getir ilaç kokulu çaydan
Dakika düşelim senelik paydan
(Necip Fazıl Kısakürek)
Biraz çay soğuklarda.
Ne kadar acı şu dünya
(Behçet Necatigil)
Bir bardak demli çay
burukluğu gibi kalsın
gecenin ve sabahın tadı
yaşasın anılarımızda
(Ahmet Telli)
Her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım,
seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana Şebnem.
(Murat Menteş)
Çay henüz her şey bitmedi demektir.
(Cezmi Ersöz)
hayatta herkesin mutlaka
bir sarayburnu aile çaybahçesi varsa
hayatta herkesin mutlaka bir istanbulu varsa
hayatta herkesin mutlaka bir tanrısı varsa
ve biz tanrısız kaldığımıza göre
sen benimle mi gelirsin
ben sen de mi kalırım
bunu bırakalım şu geçip giden bulutlar düşünsün
(Salih Bolat)
Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle…
(Turgut Uyar)
Aşkınla demlenmiş sıcak bir çay içmeliyim.
Küfürler saçıp etrafa, belalara bulaştırmalıyım ağrılı başımı.
Yokluğuna alışmamalıyım.
(Tarık Tufan)
bir çay yalnızlığı emirgân’dan öteye
değdikçe ısındığı yaldızlı bardağın
(Attila İlhan)
Ve oturdu mu bir masaya
hakkını verir çay içmenin
(Cahit Zarifoğlu)
Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
O müthiş öğle sıcağında
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.
(Edip Cansever)
Benim çay bardağımda senin gözlerin olur
Senin gözlerin sizin çay bardaklarınızda
Onların gözleri
(Sezai Karakoç)
Bütün gün kahvede oturdum yedek kulübesinde
ve bir kardeşim saf dışı kalsın diye
çay söyledim kahveden.
(İbrahim Tenekeci)
seni çay içerken izlemek
seni çay doldururken
seni demlerken çayı
kimseler inanmasa da düpedüz sevap
(Alper Gencer)
Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibidir
Judy Garland gibi çay
Kan gibi çay.
(Sezai Karakoç)
Atları çayıra saldım diş kamaştıran erik ağaçları altına
Nisan toprağı kalbimde ağarıyor
Bence o çocuk öyle gülmemeli
Şimdi bir kadın çay demlese
(Ergin Günçe)
Çaycı getir ilaç kokulu çaydan
Dakika düşelim senelik paydan
(Necip Fazıl Kısakürek)
Biraz çay soğuklarda.
Ne kadar acı şu dünya
(Behçet Necatigil)
Bir bardak demli çay
burukluğu gibi kalsın
gecenin ve sabahın tadı
yaşasın anılarımızda
(Ahmet Telli)
Her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım,
seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana Şebnem.
(Murat Menteş)
Çay henüz her şey bitmedi demektir.
(Cezmi Ersöz)
hayatta herkesin mutlaka
bir sarayburnu aile çaybahçesi varsa
hayatta herkesin mutlaka bir istanbulu varsa
hayatta herkesin mutlaka bir tanrısı varsa
ve biz tanrısız kaldığımıza göre
sen benimle mi gelirsin
ben sen de mi kalırım
bunu bırakalım şu geçip giden bulutlar düşünsün
(Salih Bolat)
Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle…
(Turgut Uyar)
Aşkınla demlenmiş sıcak bir çay içmeliyim.
Küfürler saçıp etrafa, belalara bulaştırmalıyım ağrılı başımı.
Yokluğuna alışmamalıyım.
(Tarık Tufan)
bir çay yalnızlığı emirgân’dan öteye
değdikçe ısındığı yaldızlı bardağın
(Attila İlhan)
Ve oturdu mu bir masaya
hakkını verir çay içmenin
(Cahit Zarifoğlu)
Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
O müthiş öğle sıcağında
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.
(Edip Cansever)
Benim çay bardağımda senin gözlerin olur
Senin gözlerin sizin çay bardaklarınızda
Onların gözleri
(Sezai Karakoç)
Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde
Yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu
otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
”anne” dedim, ”hadi çay koy da içelim”…
Yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu
otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
”anne” dedim, ”hadi çay koy da içelim”…
17 Ekim 2014 Cuma
Kürk Mantolu Madona Film Oluyor
Ünlü yazar Sabahattın Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf”, “Gramofon Avrat”, “Hasan Boğuldu” adlı eserlerinden sonra “Kürk Mantolu Madonna” adlı eseri de sinema filmi oluyor. Mert Fırat ve yönetmen İlksen Başarır’ın sahibi olduğu Kutu Film eserin sinemaya uyarlanma haklarını geçtiğimiz yıl satın almışlardı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan 600 bin TL destek alan filmin senaryosu hazır. Türkiye ve Almanya’da çekilmesi planlanan filmin uluslararası festivallere katılması ve 2015’te vizyona girmesi bekleniyor. İlksen Başarır’ın yöneteceği filmde romanın baş karakteri Raif Efendi’yi Mert Fırat canlandıracak. Onun aşık olduğu Maria Fuder’i ise ünlü bir yabancı oyuncunun canlandırması düşünülüyor. “Kürk Mantolu Madonna” yı Sabahattin Ali askerlik yaptığı Büyükdere’de bir çadırda yazmış. Romanı yazdığı günlerde attan düşüp sağ kol bileği çatlayınca, kolunu tenekede ısıtılan suya koyup yazmaya devam etmiş.
Tabloya aşık olur
Raif Efendi içine kapanık, melankolik ve dış dünyaya uyum sağlayamamış bir karakterdir. Kendi hayatına kendi yön verememiş, başkalarının istediği bir insan olarak hayatını sürdürmüş. 20’li yaşlarında babasının isteği üzerine gittiği Berlin’de bir sanat galerisine gider. Galerideki tablolar arasında bir sanatçının otoportresini görür ve tablodaki kadını hiç tanımamasına rağmen platonik olarak aşık olur. Bu tabloyu seyretme seansınlarından birinde bir kadın onun yanına gelir. Bu kadın, tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder’dir. Tanışırlar Raif’in dünyası artık bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde değişir.
Kaynak : Yaşam Uğraşı
16 Ekim 2014 Perşembe
14 Ekim 2014 Salı
At Kafası Zat - YASİN GÜMBÜR
Ben şiir seven, kendimce şiir üreticisi bir şiir zat… Ben hiç tanımadığım bir Leyla’ya şiir hatun diyen Mecnun kafalı, hatta biraz daha öte gidip birkaç kelime… Şiir hazretleri kavramını kafamın içinde oluşturan ben… Saçma sapan biriyim değil mi? Bu dünyada bir ben daha var mı? Saçma sapan şeylerim var, saçma sapan mutluluk kaynaklarım…
Sonra ne olmuştu, bir edalım olmuştu, Eda isminden türettim tabii ki bu ithamı, soyadı gibi de sert biriydi… Birazcık da acemi şiirlerimi ona ithaf ettim. Belki eskimiş bir niyet… Bir şiir kâğıdı uzatmıştım ona arkadaş aracılığıyla, günlerden cuma idi… Kız laftan anlamadığı gibi şiirden de anlamamıştı, beni hiç anlamamıştı…
Sonra ertesi salı okulun son günlerinde yanımdaydı. Okul çantasından bir kâğıt çıkardı, kendisine yazdığım el yazmalı şiiri içeriyordu kâğıt… Ben de kalmasın dedi, maalesef dedi… Kâğıdı aldım, ısrarı üzerine. Neredeyse bir sene boyunca o kağıdı, bir defter arasında muhafaza etmiştim… Öylesine işte… Anısına işte… Sonra bir gün sinirlendim, çöpe attım kağıdı. Çöpe yar olan ilk şiirim ve tek şiirim.
Çariçem hitabı da neyin nesi… Bu da başka birine, başka bir hitap, başka bir esinlenim uğraşları… Babası komutan bir askerdi, Milli Güvenlik hocamdı ve yine kendisi şairdi… Çok iyi bir adamdı, yüzünden gülücük eksik olmazdı. Sınavları da çok kolay olurdu. Kızı ise bir şiirdi, bence… Ha ha ha hala gülümsüyorum, onunla da şiir yoluyla kaynaştım, bir şiirimde çariçem uyağı vardı. Gittim onu bir Rus çariçesine benzettim, bu da bir acemilikti… Şiirden ben de pek anlamıyordum galiba o zamanlar, uyaklarıma hiç dikkat etmiyordum. Garip garip kelimeler kullanmakta üzerime yoktu. O da başka birini sevdi, şiir yazmasını bilmeyen birini…
Birkaç tane daha ilham perilerim oldu, lüzumsuzluklar... Bir kızı sevmek başka bir şeydi, o kız herhangi kimse ondan şiir koparma istifadesindeydim kendime çoğu zaman. Şiir yazdıklarım arasında hiçbir kızı yatağa atma düşüncem olmadı, benim ki sadece tinsel bir münasebetti. Ah şu benim olsa diye de sahiplenmedim hiçbirini. Hiçbirini pornografik hayal etmedim, ama hayal edecek Jessicalar Jenniferlar vardı kafamda… Hollywood filmleri izlemem yüzünden, birçok ünlü kadın oyuncunun siması aklımda…
Belki biraz sarılma arzum olurdu şiir yazdıklarıma, yüküm hafiflerdi belki… Ama hiçbirine de sarılmadım, kokusunu içime çekmedim, hiçbiriyle bir yerde buluşmadım. Tecrübesizim bu ilişkilerde.
Gelgelelim şu ana…
İşte bu, tanımıyorum, bilmiyorum neyin nesi… Adını şiir hatun koydum. Bu hatunla tanışabilmeliyim. Ama nasıl olacaktı ki? Daha bu gün gördüm onu, yarın da görmeliyim, onu hep görmeliyim…
...
YASİN GÜMBÜR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














.jpg)